29 Nisan 2010 Perşembe

LİNÇ imzâcısı Ertuğrul Timur'un 1 Mayıs dâveti bile net değil...

1 MAYIS 2010'A DOĞRU

Ertuğrul Timur
aetimur@gmail.com

1977'den 2010'a tam 33 yıl.

(Yukarıdaki tümceyle, aşağıdaki tümceyi soluklanarak okursanız, Timur'un matematik dersi vermeye çalıştığını hemen anlarsınız!)

1977'de doğanlar bugün otuz üç yaşında adam yada kadın.

Ben 14 yaşında henüz ortaokul öğrencisiydim. O gün Taksim'de olmuş ama On dört yaşında birine tanınmış toleransla orantılı olarak sonuna dek kalamadan dönmüştüm.

(Timur, matematikte 13'ten sonra ve 15'ten önce gelen sayıyı, hem rakamla -14- ve hem de yazıyla -On dört- diye yazarak, kendisindeki yazma yeteneksizliğini gizlemeye çalışıyor!)
xxx

Yılını hatırlamıyorum ama 80'lerin sonuydu sanırım. (Mustafa Sarıgül'ün milletvekilliği yaptığı 18. dönem. 14 Aralık 1987 - 20 Ekim 1991 arasıdır)

(Timur, karar verip yazı yazmaya oturmuş, ama kafası o denli dağınık ki, içinde bulunduğu durumun yıllarını bile hatırlamıyor. Hatırlamaya çalışırken de, Mustafa Sarıgül'ün milletvekilliği yaptığı zamanı kerteriz noktası olarak kabul ediyor.)

12 eylül darbesinden sonra ilk defa açıkça 1 Mayıs kutlamasından söz ediliyordu. Bırakın Taksim'i Çağlayan yada Şişli'ye de razıydık ama veren kim? Ancak korsan eylem konularak kutlanabiliyordu.

(Timur, "Çağlayan yada Şişli'ye de razı" olabilir. Tabii ki böyle düşünme hakkına sahip. Ancak, devrimciler, her zaman için Taksim'i zorladılar; Taksimi istediler ve burjuvazi, seve seve olmasa da söke söke burayı devrimcilere teslim etmek zorunda kaldı. Taksim teslim alınana dek nice insanlar biber gazı yedi, nice insanlar işkence tezgâhlarına çekildi. Bunları unutmadık, unutmayacağız!)

Şişlide kutlama fikri en fazla ilgi görendi. Henüz yeniden örgütlü yapılara da kavuşamamıştık.

(Ama örgütlü yapılara kavuşanlar vardı ve Taksim'i burjuvazinin en büyük örgütü olan devlet vermedi; büyük yürekleriyle örgütlü yapılar aldı!)

Gittik..

(Güle güle.)

Ama etrafta polisten başka Bir Mayıs'a dair bir şey yok. İnsana acaba bir tek biz mi geldik dedirtecek bir sıradanlık. Şişli her zamanki gibi. Caddede yürüyenler, banklarda oturanlar, vitrinleri seyredenler. Hayal kırıklığı mı olmuştu? Darbeden sonra "Ulan inadına varız biz" diyemeyecek miydik? Oradaki herhangi birileri gibi vitrinlere bakarak oyalandık biz de .

(Örgütsüz insanın tipik ürkeklik tavrı. Örgütlü insanlar, zâten belli bir iletişimle "oraya" gitmiş olacakları için, "acaba" ürküsüne asla sahip olmazlar. Örgütlü insanlar, 1 Mayıs'ı yada herhangi bir eylemliliği, "inadına" yapmazlar. Onlar, sadece ve sadece işçi sınıfının iktidara yürüdüğü yolda bir yoldaş olmanın tarihsel disipliniyle hareket ederler.)

Sonra birden bir araba geldi. İçinden milletvekili Mustafa Sarıgül ve bazı adamlar indi. Bir anda ne olduysa o vitrinlere bakan, bankta oturmuş gazete okuyan, ileri geri yürüyen insanlar hızla arkasında bir kortej oluşturdu ve adeta Şarlo filmlerindeki hızlı film kareleri gibi hızlı acele bir yürüyüş başladı. Yüzelli, İkiyüz kişi var yada yoktu. Yaşasın 1 mayıs sloganları atarak bu kortej Mustafa Sarıgül'ün arkasında kısa bir tur attı. O kadar kısaydı ki yaya geçidinin bir tarafından çıkılıp diğer tarafından inildi. Bu kısacık anda polisler hızla hareketlendi panzerler canlandı, tepemizde anında patpat sesleriyle bir helikopter peydahlandı kortejin önü kesildi ve sonra o kalabalık yine sıradan kalabalıkların arasına dağıldı kayboldu. İşte bir kaç dakika da olsa darbe sonrasında ilk kitlesel "Bir Mayıs" kutlanmıştı.

(Canım kardeşimTimur, orada ürkek birer tavuk gibi toplanıp, ürkek birer sincap gibi pandomim adımlarıyla yürüyenlerin ağızlarından çıkan "yaşasın 1 mayıs" sloganını, bence yanlış duymuşsun. Onların ağızlarından çıkan gerçek slogan şuydu: "Yaşasın Mustafa Sarıgül ve Sarıgül'ün bize iş ve/ya avanta sağlama ihtimâli!" Ürkek birer tavuk gibi toplanıp, ürkek birer sincap gibi yürüyenler, tarihin işçi sınıfı lehine işlemesi için yoldaşlık yapmazlar; onlar, burjuva politikacıların kapitalizmi ilelebet muhafaza ve müdafaa etmesi için birer figüran olarak hareket ederler.)

xxx

Kaç yıl geçmişti günlük tutmadığım ve not etmediğim için bunun da yılını hatırlamıyorum ama biraz daha yıllar geçmiş ve artık darbe sonrasının ilk yasal Bir Mayıs'ı Çağlayan'da yapılacaktı. Bu kez korsan değil sendika pankartları açık resmi izinli bir kutlamaydı. Katılım mı? Beşyüz, altıyüz hadi bilemedin bin kişi de. Öyle ki cadde trafiğe bile kapatılmamış otobüsler çalışıyordu. Sonuç mu? Resmi izinli olmasına ve öyle çok büyük bir taşkınlık olmamasına karşın polis saldırısı, yerlerde sürüklenen gençler, suratlarına tekme atılanlar, ve kaçışan otobüslere binip kurtulmaya çalışanlar...

(Bir eylemin, hele bu eylem önemli bir toplumsal bir eylemse, tarihini anımsamamak, o eyleme verilen önemin kanıtıdır. Zaman ve uzam kavramına bu denli uzak bir kişinin, bir tiyatro sitesi hazırlaması, inanın beni çok üzüyor. Tarih bilincinden yoksun böyle bir kişi, olsa olsa bir  olur ve bir LİNÇ KAMPANYASI düzenler. Türkiye tiyatrosunun çürümesini engellemek için gerçekçi yazılar yazan Coşkun Büktel'le, yine bu tiyatronun işçi sınıfı lehine gelişmesi için ömrünü yatıran sosyalist sanatçı Hilmi Bulunmaz'ın sanatsal ifade olanaklarını imha etmek için başlatılan LİNÇ KAMPANYASININ "1 No'lu sanığı" Timur, yine üfürüyor; yine sallıyor; yine desteksiz atıyor!)

xxx

Sonra başka Bir mayıs'lar geldi. Kiminde polis tarafından milletvekilleri dahi dövüldü, kiminde çiçekleri tekmeleyen, camları kıran bir kaç kişiyi kaydedip defalarca TV ekranlarında karşı propaganda malzemesi olarak kullandılar, kiminde sendikaların yasal kutlamaları, kiminde ara sokaklardan Taksim'i zorlayan gruplar. Ben kiminde Eğitim-Sen'li, kiminde TGS'li, kiminde ÖDP'li, kiminde farklı pankartlar arkasında kiminde bireysel oldum, katılamadıklarımda oldu.

Düşünüyorum da 77 (1977 yılı) ve sonrasında doğanlar bir yana ben bile emekliliğine sadece 2,5 yıl kalmış bir işçi olarak tüm işçilik yaşamında ağız tadında bir İşçi bayramı (Bayramı) kutlayamamışım.

TAKSİM İZNİ

Geçen yıl her şeye rağmen Taksim denildi ve her tür baskıya rağmen başarıldı. Taksim kazanıldı. Bu yıl da resmi olarak Taksim kutlamaya açıldı. Bu geçen yıllardaki zorlamanın kazanımı mı yoksa son dönemlerde "sendikalara rağmen" gelişen işçi hareketleri nedeniyle mevcut sendikalara prestij kazandırma amaçlı bir vitrin çabası mıydı tartışılıyor.

Türkiye'de sendikalılık sevilmez ve sendikalı olmaya karşı yeterince caydırıcılık vardır. Ama son kertede kontrolsüz yada kontrolden çıkan güç yerine elbette kontrollü olan, güdümlü ve yasalarla kısıtlanmış sendikaların kontrolü altındaki yapılanmalar tercih nedenidir. Eğer bu yıl da sendikalar kitlesel eylemlerini farklı alanlarda kutlamaya hazırlanırken sol ve bağımsız güçler Taksim'de varlığını gösterirse bu sendikaların prestij kaybını daha da artıracaktı. Geçen yıl onca önleme rağmen başarılmış bir Taksim eylemliliği söz konusuydu ve bu yıl daha da özgüvenle , kararlılıkla Taksim'in zorlanacağı açıktı.

Kaldı ki hükümetin demokratikleşme paketinin gündemde olduğu bir dönemde yapılan polisiye baskılar da dönüp hükümeti vuruyor, bu durumda Taksim'i teslim etmekten gayri bir pratik ve akılcı çözüm görünmüyordu.

Bu yıl Taksim'in 1 Mayıs'a açılması üzerine görüşler çeşitlenebilir. Bunu hükümetin iyi niyetine bağlayanlar da olabilir daha onlarca sebeplere dayandırılmış onlarca düşünce de dile getirilebilir. Nedenlere dayandırılsa da tümü soyut , kişisel düşüncelerdir ve katılırsınız yada katılmazsınız benim kafamda güçlenen çıkarım budur.

Derleyebildiğim 2009, 2010 yılı işçi eylemliliklerinden bazıları :

- Tersanelerde yaşanan ölümlere karşı bağımsız Limter-İş ve örgüt destekli karşı duruşlar sergilendi

- Yörsan Eylemi uzun süre gündemi kapladı ve işçi eylemi tüketici boykotlarıyla kitleselleşti

- Tezcan Galvaniz’de işten atılmalara karşı 400 işçinin polis barikatlarını fiilen aşarak ve D-100 karayolunu kapatarak şehir merkezine kilometrelerce yürümeleri

- Renault, Bosch, Türk Philips ve Asil Çelik’te üretime ara verilmesi ve ücretsiz izinlere karşı işçilerin yaptığı protesto yürüyüşleri

- Sifaş, Nergis Tekstil, Ünsa Ambalaj, Gürsaş, Koluman-Kogel, Lgs-Sky gibi birçok fabrikada işten atılmalara karşı ve sendikalaşma mücadelesi nedeniyle ortaya çıkan fabrika direnişleri

- DESA, Unilever, IBM gibi uzun süre devam eden işçi eylemleri ve direnişler

- Vira ve Kürşat adlı taşeron firmalarda çalışan işçiler, sözleşmelerinin yenilenmesi ve kadrolu çalışma talepleriyle direniş ve açlık grevi

- TORGEM Tersanesi işçilerinin üç aylık ücretlerini alamamaları üzerine başlattıkları eylem

- Sinter işçilerinin 36 saat süren fabrika işgali

- DESA Deri, Kurtiş Matbaası, Entes Elektronik, Grammer, Asil Çelik, Asemat, Şirin Tekstil, direnişleri

- Yozgat ve Çorum Şeker Fabrikalarının (Fabrikaları'nın / fabrikalarının) özelleştirilmesine karşı şeker işçileri direnişi. Arap asıllı Savola firmasının yetkilileri 6 Kasım günü şeker işçileri direnişi karşısında duramayıp kaçtılar

- Çemen Tekstil, Diyarbakır tuğla işçileri, Ümraniye OSB’de, Sinter’de, Beylikdüzü Sanica’da, Esenyurt Belediyesi’nde, Marmaray’da ve Samatya Hastanesi’nde işçi eylemleri, kazanımları

- TEKEL işçilerinin direnişi döneme damgasını vurdu. 40’ı aşkın işyerinin kapatılmasına ve özlük haklarının gaspına karşı mücadele eden TEKEL işçileri yerellerde başlayan eylemlerini Ankara’ya taşıdılar. Ankara’yı mesken tutan TEKEL işçileri ülkenin genelini etkileyecek bir dinamizmi (dinamizm) yarattı.

NİHAYET SİVİL VE ŞÜKÜR Kİ SINIFSAL MUHALEFET

AKP karşıtlığını generallerde, darbecilerde, Ergenekoncularda (Ergenekoncular'da), CHP-MHP Faşist koalisyon beklentilerinde görüp, halkımızı kırk katırla kırk satır arasına kilitlemeye çalışanlara inat havanın yeniden işçi sınıfından yana esmeye başlaması, yeniden tek alternatifin sınıfsal mücadeleden geçtiğinin görülmeye başlaması, bazı kitlesel sol partilerin son yıllarda düştüğü marjinal, küçük burjuva muhaliflikleri yada liberal çizgilerden sıyrılıp yeniden emek, emekçi söylemlerini hatırlamaya başlamaları umut vericidir.

Bu nedenle de elbette Taksim önemlidir, Elbette 1 Mayıs önemlidir. Ama bundan da önemlisi sınıf dayanışmasının, sınıfsal mücadelenin ve sınıfsal muhalefetin her gün her alanda öne çıkarılıp yükseltilmesi olsa gerek. Tekel çadırında AKP kararına direnen başörtülü emekçileri gördük. Onlar sorunun başörtüleri yada inançları değil yönetenle yönetilenler, sömürenle sömürülenler sorunu olduğunu yaşayarak gördüler. Bu tüm ülkede ve emekçi, köylü, dar gelirli kesimde görülmeye başlanmıştır ve AKP inanç tacirliğiyle beslendiği varoşlardan, emekçi kesimlerden oy kaybetmeye başlamıştır. Şimdi sola düşen görev bu kopuş ve arayışları doğru alanlara kanalize etmede öncü rolü başarabilmesidir.

BİR TESPİT

İşe gitmek için bazı günler çevre yolu Mecidiyeköy üzerinden bazen Unkapanı-Taksim-Şişli üzerinden bir hayli yol kat ederim. Her ikisi de yaklaşık 15'er kilometredir. Geçen hafta sonu bir gün Sefaköy tarafında diğer bir gün Eyüp, Alibeyköy, Hasdal tarafında bulundum ve bu güzergahları da geçtim. Yani İstanbul'un tamamını değilse de bir hayli yolunu, semtini kat ettim.

Sizin de dikkatinizi çekti mi bilmem ama 1 Mayıs kutlamalarına sadece 2 gün kaldı ve İstanbul duvarlarında insanları 1 Mayısa (Mayıs'a) çağıran afiş, pankart adeta hiç yok...

Neredeyse diyebilirim ki darbe dönemleri hariç afiş, pankart, çağrı yönünden en sönük 1 Mayıs öncesi (öncesini) yaşıyoruz. Hatta her şeye hergün bir çok (birçok) çağrı grubu kurulurken internette dahi 1 Mayıs coşkusu, çağrısı yok denecek kadar az.

Sendikalar, dernekler, örgütler Taksim'e çıkacak olmanın hazzıyla sadece o güne ve o gün yapacaklarına mı kilitlendiler acaba? Umuyorum ki halka dönük sokak çağrılarının azlığına karşın üyelerine yönelik katılım çabaları olmuş olsun ve Taksim'e yıllar sonra geniş bir katılım mümkün olabilsin. (Dünkü Evrensel'e bakarsak Sendika ve STK'lar geniş katılım için çabalıyor ve Marmara bölgesini -Bölgesi'ni- İstanbul'a taşımaya çabalıyorlarmış) Tam da Taksim alınmışken katılım azlığı yada kutlama, anma coşkusunun yaratılamaması herhalde sınıf düşmanlarını ve "Taksim'e gelin ama fazla kalabalık gelmeyin" diyebilmiş İstanbul valisini (Valisini) bir hayli mutlu edecektir.

(Kaynak: tiyatrom.com)

5 Nisan 2010 Pazartesi

Ömer Faruk Kurhan, her yazısında "SUÇ İŞLEME" eğiliminde!

TİYATROM ve TİYATROYUN’dan TAKSAV’a Çapraz Ateş

(5 Nisan 2010)



5 Nisan'da, saçmaladıkça saçmaladığı belediye tiyatroları gündemini alt sıralara indiren TİYATROM’un maliki Ertuğrul Timur, manşetine geçen yıl Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali’nin emek ödülünü alan Talat Sait Halman’ı taşımış. Ertuğrul Timur 12 Mart darbesinin ardından 1. Erim hükümetinde Kültür Bakanlığı yapan Talat Sait Halman’a emek ödülü verilmesini kınıyor ve Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali’ni organize eden TAKSAV’dan özeleştiri talep ediyor.


Aynı gün, geçen sezon bu konuyu ilk defa gündeme getiren TİYATROYUN da “Bir dakika! Bu davanın asıl sahibi benim!” diyerek o da Talat Sait Halman'ı ve TAKSAV'ı sitesinde birinci haber yapmış. Böylece TİYATROM ve TİYATROYUN el ele vererek çapraz ateşe tuttukları TAKSAV ve Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali üzerinden tiyatromedya alanında gündem olma denemesini başlatmışlar.


12 Mart cehaleti üzerinden sürdürüldüğünü çok iyi bildiğim Talat Sait Halman tartışmasındaErtuğrul Timur’un cahil cesaretine yeni bir örnek mi verdiğini, yoksa dersine çalışmış olarak bir manşet mi döşendiğini yakında anlarız. Bu konuda ilk denemesini sezon başında yapmış, “habercilik” yapma uğruna TİYATROYUN sitesini yayınlayan Hilmi Bulunmaz’dan yardım da talep etmiş, fakat karşılık bulamamıştı.


Görebildiğim kadarıyla, 12 Eylül’ün yargılanmasını kampanya haline getirelim diyen Yılmaz Onay’ın önerisi karşısında, fırsat bu fırsat TAKSAV’ı işin içine katıp biraz “küçük burjuva” hezeyan ve de heyecan yaşamak lazım güdüsü Ertuğrul Timur’u pençesine almış. TAKSAV’ın Dev-Yol kökenli devrimcilerce kurulduğu vurgulanırken, TKP çevresinin tavrı örnek alınası olarak sunulmuş ve tiyatromedyanın “Çılgın Türkü” olarak bir güzel reyting peşinde koşulmuş.


Beni asıl ilgilendiren Ertuğrul Timur’un “küçük burjuva” hezeyan ve heyecanları değil tabii ki. Sezon başında Talat Sait Halman konusunda dersine hiç çalışmadığını, seri dezenformasyon üretiminde ilk atılım denemesini yapmış olduğunu, yardım dilendiklerinden de şamar yediğini gözlemlemiştim. Beni asıl ilgilendiren Ertuğrul Timur’un 12 Mart darbesi, 1. Erim Hükümeti, 2. Erim hükümeti kurulduğunda Kültür Bakanlığının lağvedilip Talat Sait Halman’ın da bakanlığının düşürülmesi gibi olguları nasıl analiz edeceği olacak. Çünkü ben bu araştırmayı biraz yaptıktan ve bazı tarihçi arkadaşlarımdan yardım da aldıktan sonra, Türkiye’nin önde gelen edebiyat otoritelerinden birisi olan Talat Sait Halman’ın faşist bir bakan olarak nitelendirilmesine pek akıl sır erdirememiştim.


TAKSAV özeleştiri verene kadar konuyu sıcak tutacağını açıklayan Ertuğrul Timur bu defa seri dezenformatör kimliğini bir tarafa bırakacak ve gerçekten aydınlatıcı olabilecek mi? Yoksa sezon başında olduğu gibi, sergilediği cehalet örneğini bir süre teşhir edip sonrasında "keyfim bilir" diyerekten konuyu gündemden düşürecek mi? Bekleyip görelim.


(Kaynak: Ömer F. Kurhan TİYATRO YAZILARI)