20 Kasım 2009 Cuma

TAKSAV, ancak linççilerle el ele ayakta durabiliyor!

Oğuzhan Müftüoğlu, Can Yücel, Rıfat Ilgaz, Emil Galip Sandalcı, Baskın Oran, Fikret Başkaya, Korkut Boratav, Halit Çelenk, Ali Asker, Halil Ergün, Aytaç Arman, Erbil Tuşalp, Gençay Gürsoy, Haluk Gerger, Ufuk Uras, Hayri Kozanoğlu tarafından kurulan Toplumsal Araştırmalar Kültür ve Sanat İçin Vakıf'ın (TAKSAV) 2008 yılında düzenlediği 13. Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali'nde, hem de "Emek Ödülü"yle onurlandırılan 12 Mart Faşizmi Kültür Bakanı Talât Sait Halman (Talât Sait Halman, the Minister of Culture of Turkey during fascist March 12th stroke, who has been awarded)


12 MART FAŞİZMİ'NE KARŞI ÇIKAMAYAN, 12 EYLÜL FAŞİZMİ'NE KARŞI ÇIKAMADIĞI GİBİ,
"TİYATRODA IRKÇILIĞA SON!"
DA DİYEMEZ!!!


LİNÇ KAMPANYASI ana sponsoru Mustafa Şükrü Demirkanlı'nın www.tiyatrodergisi.com.tr sitesindeki haberi aşağıya aktarıyoruz. (HB)


***


Tiyatroların Ankara Buluşması Başlıyor


TAKSAV'ın düzenlediği 14. Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali'nin ev sahipliği yaptığı Türkiye Tiyatro Kurultayı Ankara Buluşması 21- 22 Kasım 2009'da yapılıyor.

Ülkemizin profesyonel, amatör tüm tiyatro örgütlenmelerini buluşturma, karşılıklı görüş alışverişi yaparak bir araya getirme hedefiyle yola çıkan çalışmalar geçtiğimiz Temmuz ayında İzmir Urla'da başladı.

Türkiye Tiyatrolar Birliği'nin çağrısıyla İzmir'de buluşan tiyatro toplulukları ve tiyatro örgütü temsilcileri "Tiyatromuzun çatı örgütünün inşası, tiyatro alanında iletişim ve ilişki kopukluğunun giderilmesiyle mümkündür diyerek" çıktıkları yolda bir yanda toplantılar, eylemlilikler örgütleyerek öte yanda buluşmalar gerçekleştirerek önemli adımlar attılar.

12 Eylül 2009'da İstanbul'da bir kurultay düzenleyen tiyatro örgütleri, topluluklar ve sanatçılar 8 sivil toplum kuruluşu, 9 tiyatro örgütü, 32 kültür-sanat kurumu, 85 tiyatro topluluğu Türkiye'nin değişik illerinden sayıları 200'e varan sanatçı ile buluşmayı başardılar.

Kurultay sonrası çalışmalarını sürdüren koordinasyon komitesi aradan geçen iki buçuk ay sonra tiyatro örgütlerini ve sanatçıları yeni bir buluşmayla bir araya getiriyor.

İki gün boyunca " Tiyatro ve Örgütlenme" üzerine bir gündemle toplanacak olan Ankara Buluşması'nda katılımcılar, örgütlenme ve örgütlerin birliğinden oluşacak çatı örgütlenmesi konusunda tartışmalar yaparak bir sonuca gitmeye çalışacaklar.

Ankara Necatibey Caddesi'nde İMO Rüştü Özal Salonu'nda gerçekleşecek Türkiye Tiyatro Kurultayı Ankara Buluşması çalışmalarına 21 Kasım 2009 günü saat 13.00 de başlayacak.

Genişbilgi: e-mail: info@tiyatro-kurultayı.org
Ankara için: (LİNÇÇİ) Nurkut İlhan (05426265790) ve Gamze Yılmaz (05356005256)
İstanbul ve Trakya için: (LİNÇÇİ) Fırat Güllü (05332415998)
İzmir için: (LİNÇÇİ) Orçun Masatçı (05072275897)
Anadolu için: (LİNÇÇİ) Zafer Gecegörür (05325135393)

(Kaynak: tiyatrodergisi.com.tr)

***

Not: Yukarıdaki yazıya (LİNÇÇİ) sözcüğünü biz ekledik.
Yol ayrımı…


Ankara, tiyatro tarihimiz açısından iki önemli güne tanıklık edecek.
21-22 Kasım günleri Türkiye Tiyatro Kurultayının ikinci büyük buluşması, 14.’sü yapılan TAKSAV Ankara Tiyatro Festivali’nin ev sahipliğinde gerçekleşiyor.
Sürecin dışında kalmayan, tiyatro alanında örgütlenmiş temel yapılaşmaların ortak duyarlılığı ile, ÇATI ÖRGÜTÜ yaratmak adına söz birliğimizi somutlaştırmaya çabalıyoruz.
Bu duruma, elbette sancılı tartışmaların içinden çıkılarak gelindi.
Orhan Aydın
oaydinoaydin@gmail.com
Her ülkenin madrabazı, işbirlikçisi, dalaşma sever haylazı, meslek adına meslek düşmanlığı yapanları elbette vardır ve var olacaktır.
Bu tür davranış gösterenlerin birliktelikleri engelleme çabaları, hep beyhudedir ve yine öyle olacaktır.
Ülkenin toplumsal mücadele tarihinde, bu halk çok aymaz gördü, görüyor, görecek.
Bizler için önemli olan, birlikte davranma ve üretme kültürünü hayatlarımızın bir parçası kılmak ve bu gerçekliğin kışkırtılması için akıl ve eylem birlikteliği yapmaktır.
Bu anlamda ne denli başarılı olabileceğimizin somut anlarını ise birlikte yaşayacağız.
Birbirimizi yeniden algılamanın, meslek alanımız üstüne birlikte konuşabilmenin, sorunlarımızı ve çözüm önermelerimizi birbirleriyle yüzleştirebilmenin sorumluluğunun taşıyıcısı ve de paylaştırıcısı olmak bile yeni bir adım olarak algılanmalıdır.
Tarihe baktığımızda, TİSEN örgütlenmesinden sonra ilk kez, Amatör –Profesyonel – Üniversite - D.T ve Şehir Tiyatroları ayrımı yapmaksızın TÜRKİYE TİYATROSU üstüne konuşuyoruz.
Somutlayarak sisteme karşıdan haykıracağımız ses, bizim ortak sesimiz olacaktır.
Dünyanın hiçbir kapitalist ülkesinde hiçbir hak, örgütlenip ortaya çıkmadan ve talep edilmeden alınmadı.
Sokağa, meydana, hayata ve kavgaya çıkıp, kilometrelerce yol yürüyerek haklarını haykıran Kent A.S işçileri ya da tüm özlük ve çalışma hakları ellerinden alındığı için grevlere çıkan işçi-emekçi kardeşlerimizden hiçbir farkımız olmadığımızı bilmeliyiz.
İşte bu yüzden, sistemin bizleri yok saymasını önce biz reddetmeliyiz.
Artık, birilerinin bizlerin adına ortaya çıkıp süslü-püslü nutuklar çekmesini sonrada sorunlarımızın katmerleşerek büyümesini, kara film izler gibi seyretmemeliyiz.
Bu ülke, tarihinin en kötü günlerini yaşıyor.
7 yılda her anlamı ile tüm zenginliklerimiz çalındı, talan edildi, pay edildi, üleşildi.
Şimdi insan aklı avına çıkıldı.
Geleceklerimiz üstünde acemi, yeteneksiz ‘oyuncular’ kirli bir müsamere oynuyorlar!
Her gün yeni bir yalanla uyanıyoruz.
Bu ülkenin tiyatro yaratıcıları olarak, her şeyi yeniden düşünmeye ve edindiklerimizi mücadeleye katmaya hazır olduğumuzu tüm insanlığa duyurmalıyız.
Çığ gibi büyüyen yoksulluğun, işsizliğin ve her türden hak gaspının seyircisi olmak durumunda değiliz, olmamalıyız.
Tiyatro sanatı saygınlığına yeniden kavuşmalıdır.
Bunu önce biz hak ediyoruz.
Bu ülkenin yoksulları hak ediyor.
Bizleri her koşulda yalnız bırakmamak için çabalayan, her yaştan tiyatro seyircisi hak ediyor.
Siyasi erk bize danışmadan, bizlerle konuşup tartışmadan alanımızla ilgili hiçbir tasarrufa sahip değildir, olmamalıdır.
Yalnızca bu konuda bile ortaklaşmak, kendi içimizdeki eşitlik ve özgürlük duygusunu kışkırtmak olarak karşılık bulacaktır.
Seçim aşamasındaki ülkenin, kangrene dönmüş binlerce sorunu yanında, tiyatromuzun içine itildiği durum, hiçbirimizin yadsıyamayacağı gerçekliğimizdir.
Her şeyi oldu biteye getiren AKP, yeni Anayasa önermesini tüm bir topluma deli gömleği gibi giydirmeye hazırlanıyor.
Çağın sorumluluğunu sırtlarında taşıyan sanatçıların, susarak bu süreci karşılamaları yerine, yeni dayanma ve mücadele odakları yaratma mücadelesi bir insanlık ödevi olarak algılandığında değerlidir.
Sistemin tüm dayatmalarına karşıdan söz söyleyecek, eylemlerle yanıt verecek, üreterek kendini zenginleştirecek bir ÇATI örgüne bu anlamada amansız gereksinme vardır.
Geldiğimiz yol ayrımı iyi kavranmalı, ‘ben’ yerine ‘biz’ diyebilmeyi yaşam biçimlerimize katıp, önce kendi yüreklerimizi özgürleştirmeliyiz.
Ya gericilik, işbirlikçilik, ırkçılık, çıkarcılık, sahtecilik, dalkavukçuluk, döneklik kazanacaktır ya da tiyatronun erdemli duruşu.
Ya yalan kazanacak ya da bin yıldır sahnelerimizden bağırdığımız gerçekçilik.
oaydinoaydin@gmail.com

Aynası iştir kişinin, lafa bakılmaz…
Yavuz Hırsız
Barışı kışkırtmak…
Eşik...
Yol ayrımı…

(Kaynak: tiyatrom.com)

TİMUR'UN ÇÖP KUTUSU

A.Ertuğrul Timur
aetimur@gmail.com
OKURLARIMIZA VE TİYATRO KAMUOYUNA ZORUNLU AÇIKLAMA


Kurucusu ve üyesi olduğum TİYAB (Tiyatro Yayıncıları Birliği) bünyesindeki arkadaşlarımdan bir haberi ele alış tarzı ve başvurduğum kaynak kişi konusunda eleştiriler aldım.

Örgütlülük elbetteki dışarıya karşı ortak bir güç olduğu kadar içeride de kendi öz disiplinini sağlamak amaçlıdır. Bu anlamda elbette ki örgütlülüğün getireceği yaptırımları hoş görüyle karşılayabilir ve gereğini kabul edebilirim.

Fakat suçlama ve savunma amacıyla yapılan yazışmalarda şahsıma ve yaptığım beyana karşı önyargı oluştuğunu, beyanımın gerçek kabul edilmemesinden dolayı bana karşı bir güven sorunu olduğunu düşünmemden dolayı bu güven sorununun yansıtıldığı bir yapıda bulunmamın doğru olmayacağı düşüncesi ile ayrılma kararı aldım. (Bu konuda gerek duymadıkça uzun uzadıya bir açıklama düşünmüyorum)

TİYAB gerekli bir yapılanmadır. Kuruluş aşamasında bulunduğum gibi bundan sonrası her adımlarının da Türkiye tiyatrosu ve Tiyatro yayıncılığı açısından örnek olacağına inanıyorum. Güvensizlik hissi altında o yapının içerisinde olmasam da bu girişimi destekliyorum.


Türkiye Tiyatroları çatı örgütlenmesini de son derece heyecan verici ve son derece olumlu adımlar olarak görüyor sonuna dek gideceğini ve tiyatroda örgütsüzlüğün veya örgüt işlevsizliğinin artık kırılacağını umut ediyorum.

Bu açıklamayı yapma nedenim, bazı kişilerin tiyatro dünyamızın başında adeta bir leş kargası gibi beklediğini, kopan zayıf halkaları kendilerine eklemlemeye çalıştığını, maalesef bu zayıf halkaların da zaman zaman bu zavallı eklemlenme oyununa geldiklerini gördüğümdendir.


Fakat bu leş kargalarının TİYAB'dan ayrılma kararımı bir fırsat bilip benim yada tiyatrom'un üzerinden de nemalanacaklarını sanmaları abestir!...

Ben örgütlülüğe inandığım kadar ahlaksızlığı, küfürbazlığı, ben merkeziyetçi çıkarcılıkları mahkum etmiş olduğuma ve kamuoyunun da beni böylece tanıdığına inanıyorum. Tek başıma olduğumu sanmıyorum ve en başta okurlarıma , onların yılların ardından oluşmuş güven ve sempatisine inanıyor, dahilinde olmasam da örgütlü yapıların da gerektiğinde yanımda olacağını biliyorum.

Fakat ola ki bir gün tek başına kalsam dahi tek başınalığımı korur ve yine de çamur ittifakı içinde yer almam. Tiyatroda yalnızlığını yada yalnız oldukları hissinin çözümünü o ittifaka yanaşmakta bulmuş zavallılardan biri olmam.

Bu tiyatronun başında dolaşıp kopan halkaları toplamaya çalışan leş kargalarına ve kamuoyuna duyurumdur.

***

Tiyatro Dünyamız her ne kadar örgütsüzlük yada örgütlerin işlevsizliğinden muzdarip olsa da son yıllarda birlikte hareket etmenin güzel örneklerini sergilemeye başlamıştır. İzmit Eylemi, AKM Eylemleri gibi. Bunlardan birisi de sanal ortamda gerçekleştirilen ve Tiyatro dünyasının son derece medeni ve son derece demokratik bir hak kullanımı olan Kitlesel bir kampanyanın en güzel örneklerinden olmuş Temiz Tiyatro kampanyasını unutanlar için bir kez daha hatırlatmak istiyorum.

BU ÖNCELİKLE ÜSLUBA KARŞI BİR KAMPANYADIR!

Kimseyi afaroz etmek, Kimsenin sesini kısmak, sindirmek değil üsluba karşı yapılmış bu kampanya üslubun önemine dikkat çektiği gibi kamuoyunun, hele ki sanat kamuoyunun üslubu ne derece önemsediğinin de göstergesi olsa gerek... Küfürlü yada küfürsüz ama Üslubunca yayıncılıkların, yazışmaların ve örgütlenmelerin ve örgüt iç yazışmalarının yaşanması dileğiyle...

* Üsluptan söz ettiğim bir sayfada "Leş Kargaları" deyimini, benzetmesini kullanmak zorunda kaldığım için okurlardan özür dilerim. Fakat yaşanan durumu da ancak bu deyim ifade etmektedir.

(Kaynak: tiyatrom.com)

19 Kasım 2009 Perşembe

ÇÖP ADAM KURHAN'IN ÇÖP KUTUSU / 9

Ömer F. Kurhan “Feridun Çetinkaya’nın Irkçılığın Avukatlığına Soyunması Neyi İma Ediyor?”


Bildiğim kadarıyla oyun yazarlığı eğitimi almış, sonrasında kendisini reklam sanatına adamış Feridun Çetinkaya ile geçen sene muhatap olmak durumunda kalmıştım. Sinirceli bir saldırganlıkla efendisi olarak bellediği Coşkun Büktel’in “Theope” davasının irrasyonel savunucuları arasında yer alıyor. Feridun Çetinkaya’nın da içinde yer aldığı çevre, tiyatro alanında küfür, hakaret ve sistemli aşağılamaya dayalı bir yayıncılık anlayışını karşısına alan ve kısa bir zaman dilimi içinde imzaların yağmaya başladığı TEMİZ YAYINCILIK kampanyasını silmek için aylardır uğraşıyor, ama bir türlü beceremiyorlar.

Feridun Çetinkaya’nın bugüne kadar açık bir küfür ya da hakarete başvurduğuna tanık olmadım. Küfür ve hakaretin sınırında dolaşıyor dolaşmasına, ama genelde kendi yarattığı kusmuk havuzunda boğulup bir süre ortadan kayboluyor. Bu kusmuk havuzunda bir sızıntı olmalı ki, daha sonra yine ortaya çıkıyor yeniden kusmaya, daha kibar ifadeyle yeniden zırvalamaya devam ediyor.

Son olarak “Türkiye Tiyatrolar Birliği değil ‘Türkiye Tiyatrolar Çiğliği’: Türkiye Tiyatro Kurultayı değil ‘Türkiye Linçsever Tiyatrolar Kurultayı’” başlıklı yazısında yine kusmuş, yine zırvalamış.

Okurlar haklı olarak soracaktır: Mademki bunlar kusmuktur, zırvadır diyorsun, öyleyse niçin bulaşıyorsun? Sen de pisliğe bulaşmıyor musun?

Soru gayet mantıklı. Yanıtlayayım: Yazıda benim ilgimi çeken şu veya bu konuda dezenformasyon yapmalar, tashihçi başı olmaya soyunmalar ve sinirceli saldırganlığa dayalı atıp tutmalar değil. Söz konusu Feridun Çetinkaya olduğunda bunlar sıradan vakalar. Öte yandan, ardından hemen zırvalayacağı kesin olsa da, zaman zaman Feridun Çetinkaya’nın doğru bir şeylere temas ettiğini biliyorum. Bu nedenle yeni bir şey yazmış mı, ne yazmış diye arada sırada kişisel bloguna bakarım. Yeni yazısında dikkatimi çeken, itiraf etmeliyim ki hiç de beklemediğim bir ifade oldu:

“Örgütlü Bir Tiyatro İçin Türkiye Tiyatro Kurultayı Koordinasyon Komitesi\"nin tiyatrocu Tuncay Özinel\'i bir çeşit yargısız infaz yaparak \"ırkçı\" ilan eden, \"Tiyatroda Irkçılığa Son\" başlıklı, 17 Kasım 2009 tarihli bildirisi …”

Bu tür ifadelerle karşılaştığımda önce gözlerime inanamıyorum. Irkçılık, küfür, hakaret ya da sistemli aşağılama eyleminin sıradan bir parçası değildir. Irkçılık bir insanlık suçudur. Irkçılığa destek de bir insanlık suçudur. Aynı şekilde, bir insanı ırkçılıkla suçlamak küfür, hakaret ve sistemli aşağılama ötesi bir saldırganlığa işaret eder.

Feridun Çetnkaya’ya göre Türkiye Tiyatro Kurultayı Koordinasyon Komitesi tam da böyle bir suç işlemiş ve Tuncay Özinel’e bir çeşit yargısız infaz yapmış. Bildiğim kadarıyla Tuncay Özinel’in ırkçılığı ima eden iki tane yazısı var. Bu yazılardan birincisinde şu ifadeler yer alıyor:

“… beni ve tiyatromda çalışan onca tiyatro duayenini Türk halkı bu güne getirdi. Tiyatro seyircisi düzeysiz bir tiyatroyu 30 yıl yaşatmaz. Üstelik arkasında Musevi cemaati de yoksa!”

Bu ifadeler Türkiye Tiyatro Kurultayı Koordinasyon Komitesi tarafından ele alındı ve açık ırkçılık içerdiği sonucuna ulaşıldı. Bu da bir bildiriyle kamuoyuna duyuruldu.

Feridun Çetinkaya ben böyle düşünmüyorum demiyor; bir çeşit yargısız infaz yapıldığını söylüyor. Ben de bu ırkçılığa açıkça destek vermektir diyorum. Feridun Çetinkaya’nın zekâsını kullanma ve akıl yürütme kapasitesinden şüphe etmek için pek çok neden var; bunu biliyorum. Fakat imanın ötesine geçilerek söylenmiş sözler karşısında Tuncay Özinel’i mağdur gösterme çabası, ancak tiyatro alanındaki ırkçı bir şebekenin varlığıyla açıklanabilir düşüncesindeyim.

Son aylarda tiyatroda ırkçılık bağlamında benim dikkatimi çeken ve yazılarımda da gündeme getirdiğim bazı olgular şunlar:

1. Ankara Ekin Tiyatrosu’nun yönetmeni olarak tanıtılan kişinin, bir organizasyon toplantısında Nedim Saban hakkında “Siyonist” nitelemesini de içeren ırkçı bir söylem kurmuş olması. Bu iddia Ankara Ekin Tiyatrosu tarafından yanıtlanmadı. Oysa Tiyatro Dergisi Editörü Mustafa Demirkanlı bu iddiaya yer verileceğini Ankara Ekin Tiyatrosu yöneticilerine bildirmişti.

2. Tuncay Özinel Nedim Saban’la polemik yaparken kamusal dolaşıma soktuğu en az iki yazısında ırkçı imalarda bulunmakla kalmadı; yukarda alıntıladığım ifadelerle açıkça ırkçı bir söylem kurdu. Sonrasında meseleyi ele alan Tiyatro Yayıncıları Birliği, nedeni her ne olursa olsun bu türden ırkçı ifadelerin yayınlanmaması konusunda görüş birliğine ulaştı.

3. Feridun Çetinkaya çıkıp Tuncay Özinel’e yargısız infaz yapıldığını iddia ederek, ırkçılık karşıtlarını hedef tahtasına oturtmayı denedi. Bu tavrıyla ırkçı yayınların yanında saf tutma derecesinde alçalabileceğini göstermekle kalmadı; tiyatro alanında ırkçılığın avukatlığına da soyundu.

Irkçı söylem kuranları ve ırkçılığın avukatlığına soyunanları aslında kimler övüp yüceltmekte? Bu ayrıca araştırılmaya değer bir husus. Tuncay Özinel’in yeri geldiğinde feda edilecek bir piyon olarak öne sürüldüğüne kuşku yok. O şimdilik misyonunu tamamlamış görünüyor. Feridun Çetinkaya’nın yapıp yapabildiği sadece bayrağı Özinel’den devralmak.

Asıl mesele tiyatro alanında ırkçı bir şebekenin varlığını kabullenmek ve onun üzerine gidebilmek. Irkçılar kimler, ırkçılığa destek verenler kimler, dolaylı dolaysız ırkçılık övücüleri kimler? Galiba biz buzdağının sadece görünen bir kısmına tanıklık edebiliyoruz. Tiyatromuz Kafka’nın Şatosu’na dönmüş demek abartılı olur mu? Bunun üzerinde hep beraber düşünelim.

19 Kasım 2009

mailto:fkurhan@gmail.com
<<>
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Türkiye Tiyatro Kurultayı Ankara Buluşması’na Doğru
Ömer F. Kurhan: “Barış İçin Sanat Hareketi ve Tiyatromuzun Çatı Örgütü”
Tiyatronun Çatı Örgütü Nedir?
“Şişli’de bir kıraathanede…”
Kurultay’a Doğru Özgür Başkaya Yapımı Tuhaf Bir Ankara Toplantısı
“Sabahattin Eyüboğlu’nun Hakkı Sabahattin Eyüboğlu’na”
Örgütlü Bir Tiyatro İçin Türkiye Tiyatro Kurultayı
Türkiye Tiyatro Buluşması ve Tiyatroların Örgütlenmesi
Sol ve Kürtçe Tiyatro
Kürtçe Tiyatro Gündemi: Konuyu toparlamaya çalışacak olursam

(Kaynak: tiyatrodergisi.com.tr)

17 Kasım 2009 Salı

16 Kasım 2009 Pazartesi

12 Kasım 2009 Perşembe

2 Kasım 2009 Pazartesi

1 Kasım 2009 Pazar

Yeniden Taciz Gündemi


Ömer F. Kurhan
07 Ocak 2009


İATP-G sitesinde Kadıköy Belediyesi’nin 24 Aralık 2008’de düzenlediği “Brecht’i Anma Gecesi” haberi yayımlandığında, İATP-G’de benim hiç yapıcı bulmadığım ve “iç ajitasyon” dediğim biçimler de alabilen bir tartışma yaşadık. Öyle ki, iş “Esatoğlu’nun içinde yer aldığı etkinlik haberleri yayımlanır mı yayımlanmaz mı?” sorusunun sorulmasına kadar gidebildi. Bu olgudan çıkardığım bir sonuç, İATP-G bünyesinde, ifade özgürlüğü ihlali ya da cinsel taciz gibi konularda önemli bir tarihsel deneyim oluşmasına rağmen, platform mantığının oturtulmasında ciddi güçlüklerin yaşanabildiğidir.

Bu durum, birkaç yıl önce alınan İATP’nin bir girişim olarak yeniden yapılandırılması kararının ne kadar doğru olduğunu gösteriyor. Bir tiyatro platformu adına soyut ilkesel belirlemeler yapmak zor değildir; fakat o platformu gerçekte var eden, ilkelerin pratik yorumu, hukuki terminolojiye başvuracak olursak, içtihadıdır. Bir tiyatro platformu girişimi olan İATP-G de, platform hedefine bağlı kalarak içtihat oluşturmak, geliştirmiş ve geliştirmekte olduğu içtihatları kurumsal hafızasına kaydetmek durumundadır. Unutulmaması gereken, İATP’nin birkaç yıl önce yaşadığı tıkanmanın, genelde Türkiye tiyatro ortamı üzerinde oldukça olumsuz etkiler ürettiğidir. Bu olumsuz etkileri de ortadan kaldırmak üzere örgütlenen İATP-G’nin sorumluluğu sadece kendisine değil, tüm tiyatro camiasınadır.

Asıl konuya dönecek olursam: “Brecht’i Anma Gecesi” ya da sonrasında “Nazım Hikmet Gecesi” haberi yayımlandığında, geliştirilmesi olası bazı tepkilerden söz edilebilir:

- Haber öylesine gelip geçer. Merak eden geceye gider ve sunucunun Esatoğlu olup olmamasını sorun etmez. Etse de, bunun çok önemli olmadığını ya da şimdi bir de bu işle uğraşmanın gereksiz olduğunu düşünür.

- Haberde aynı zamanda gecenin sunucusunun Esatoğlu olduğu bilgisinin verilmesi ciddi bir rahatsızlık uyandırır ve bu haberin İATP-G sitesinde yayımlanmasının yanlış olduğu düşünülür. Çünkü taciz meselesinde hesaplar kapanmadığı halde, haberin orada öylece bulunmasının İATP-G açısından kabul edilemez olduğunu bilir. Akla gelen çözüm, haberin kaldırılması ve etkinliğe gidilmemesidir.

- Haberde aynı zamanda gecenin sunucusunun Esatoğlu olduğu bilgisinin verilmesi ciddi bir rahatsızlık uyandırır. Bu konuda İATP-G’nin nasıl bir yol izlediğini hatırlamaya çalışır. İzlenecek yol aşağı yukarı bellidir: Esatoğlu’nun o gecede aynı zamanda tacizci kimliğini meşrulaştırmak üzere görev aldığını teşhir etmek.

İATP-G’de bu üç tepkinin de gösterildiği söylenebilir. Birinci tepki topluluklara yeni üye olan ve İATP-G tarihine pek de vakıf olmayan tiyatrocular tarafından veriliyorsa, bu durum normal karşılanmalıdır. Yeni üye oldukları topluluklar bu konuda kendilerini bilgilendireceklerdir. Kim bilir, belki de onlardan gelecek yeni öneriler İATP-G içtihadının daha bir derinlik kazanmasını, hatta bazı noktaların düzeltilmesini sağlayacaktır. Fakat bu birinci tepkiyi zaten yıllardır İATP-G’yi bilen, temsilcilik deneyimi yıllara yayılan tiyatrocular veriyorsa, ortada ciddi bir sorun var demektir. Ya köklü bir içtihat değişikliği önerilmektedir – ki bu durumda önerinin tartışmaya açılması gerekir – ya da zorunlu bazı nedenlerle bir ilgi örgütleyememe sorunu vardır. Benim “iç ajitasyon” dediğim ikinci tepki devekuşu siyaseti olarak da değerlendirilebilir. Bu tepki narsistik ve içe dönük bir platform pratiğini özendirir. Kamusal ve örgütsel açılım kaygısı talileştirilir ve yerine göre iç uyum ya da iç kutuplaşma örgütlenir. Böylece “dışarıda” nelerin olup bittiği önemini yitirir ve platform mantığı tamamen çöker. Örneğin Esatoğlu vakasında, onun da içinde yer aldığı bilgisini veren haberin varlığı tartışılır, ama sitenin kamusal açılıma hizmet etmesi için haberin yorumunu içerecek yazılı üretim teşvik edilmez. O haberin “dış” dünyaya kapalı narsistik evrenden bir an önce sökülüp atılması önem kazanır. Bu, zamanında İATP’yi açmaza sürükleyen tutumda ısrar etmekten başka bir şey değildir. Üçüncü tepki, somut ve kamusal açılımı özendiren bir dizi eylemin gerçekleştirilmesini teşvik eder. İATP-G sitesinin yorum bakımından canlandırılması, farklı sitelerin bilgilendirilmesi, mail kanallarının aktif bir şekilde kullanılması, muhatap alınması gereken kurum ve kişilerin değişik yollarla uyarılması vs. bir dizi eylem gerçekleştirilir. Ayrıca, “eğitimde cinsel taciz” ile ilgili özel bir sorumluluk üstlenmiş Eğitmenler Komisyonu’nun ve tabii ki İATP-G’nin tavrı dönemsel olarak netleştirilip duyurulur. Üçüncü tepkiye pozitif bir içerik kazandırma yönündeki bir çıkışı, okul tiyatrosu ve eğitimde drama alanında mesleki uzmanlığa sahip Bülent Sezgin’in gerçekleştirdiği söylenebilir. Muhtemelen mesleki etik gereği, “Bertolt Brecht Gecesi’nden İzlenimler” adlı yazısında hem gecenin değerlendirmesini yaptı, hem de tiyatro eğitimcisi kimliğiyle tacizciliği en az iki kez tescil edilmiş Esatoğlu’nun Bertolt Brecht’in gölgesine sığınarak kendisini nasıl meşrulaştırmaya çalıştığını ifşa etti. Dönemsel olarak bunun dışında tiyatro kamuoyunu uyaran ciddi bir çıkışın yapıldığı söylenemez. Bu tip durumlarda ilgisizlik ya da iç ajitasyon davranışları sergilemek, düşük yoğunluklu ya da gürültülü dedi kodu pratiğinden başka bir sonuca yol açmaz. Oysa Esatoğlu ve taciz meselesi, dedikoduya kurban edilemeyecek bir ciddiyet ve samimiyet talep etmektedir. Pekiyi bu ciddiyet ve samimiyetin örgütlenmesi kolay mı? Hem kolay, hem değil. Şöyle ki, Esatoğlu 2007’de BarışaRock etkinliklerine tiyatro adına sızdığında, aynı etkinlik sırasında 2005 yılında tiyatro eğitimi verirken taciz ettiği bir genç kadınla karşılaşması sonucu, rastlantı eseri bir kez daha deşifre oldu. Bir kez daha demek lazım, çünkü benzer bir deşifre olma olayı yedi yıl önce gerçekleşmiş ve yine ortalık karışmıştı. Sorun şu ki, aradan belli bir zaman geçince, kurumların hafızasızlığından ve erkek egemen geçiştirmeci ve hatta destekçi anlayışlardan medet umarak, hiçbir şey olmamış gibi tekrar sahnede yerini alma alışkanlığına sahip. Bugüne gelindiğinde, Esatoğlu yine o gece benim şu gece de benim diyerek, sol, devrimcilik ve hatta insan hakları adına tacizci kimliğini meşrulaştırmakla meşgul. Bir de tacizci olduğunu gösteren açıklamalar ve mağdur ifadeleri internet ortamından silinse, hepten rahat edecek. 2007’nin üzerinden çok geçmiş değil. Bununla birlikte, cinsel taciz karşıtı tavır alma ve bunu hafızalarına kaydetme sorunu yaşayanlar var olmaya devam ediyor. Bunların yaklaşımları kabaca şöyle sınıflanabilir: - Tacizde bulunmuşsa bulunmuş, o bir sanatçı ve bizi sanatsal olarak ne yaptığı ilgilendirir. - Taciz kanıtlanması çok zor bir iddiadır; Allah taciz suçlaması yapanların yardımcısı olsun Bir süredir Ankara Festivali’nde Talat S. Halman’a verilen emek ödülü ve TAKSAV’la ilgili tartıştığım Hilmi Bulunmaz’a verdiğim bir söz olduğu için, onun benimsediği ikinci tavırdan başlayacağım. Öncelikle belirtilmesi gereken, sol, demokrat ya da devrimci çevrelerin, ne 2000’de ne de 2007’de Esatoğlu ile ilgili bir araştırma komisyonu kurmadığı ve bir sonuca ulaşmadığıdır. Zaten bu çevrelerin böylesine yapıcı bir tutum izleyebilecekleri bir asgari müşterekler kümesine sahip olup olmadıkları hayli tartışmalıdır. Bununla birlikte, 2000’de Esatoğlu’nun İnsancıl Atölyesi’ndeki taciz eylemleri tartışılırken, mağdurların devrimci ve demokrat çevrelerin oldukça etkin olduğu İnsan Hakları Derneği’ne bir başvurusu olduğunu biliyoruz. Fakat, bu başvurunun sümen altı edilmesi gibi ilginç bir sonuç doğmuş. Bu konuda, yıllar sonra 2007’de insan hakları aktivisti Eren Keskin’in yaptığı “Muhalif Kesimde Taciz Caiz midir?” açıklamasına dikkat etmekte fayda var. Sonuç olarak, meselenin kamuoyuna duyurulması ve tartışılması büyük ölçüde feminist kadınların inisiyatif almasıyla sağlandı ve Esatoğlu’nun deşifre edilmesi konusunda çarpıcı gelişmeler de ancak bu inisiyatif oluştuktan sonra yaşandı. Daha öncesinde, dönemin Amatör Tiyatrolar Çevresi (ATÇ) kamusal açılım yönü zayıf bir tartışma yaşamıştı. Ortaya çıkan belirgin sonuçlar, İATP’nin ATÇ’den ayrışması ve taciz karşıtı bir bildirinin yayımlanmasıydı. Yaşanan daha ziyade moral bozukluğuydu. O dönemde önemli bir eksiklik, mağdur ifadelerinin çoğaltılması ve arşivlenmesi yönünde enerjinin eksik ve dağınık seyretmesiydi. Oysa bir meseleyi güncel olarak tartışmakla tarihsel hafızaya kaydetmek arasında fark vardır. Tarihsel yaklaşım ister istemez kayıt altına alınmış ve arşivlenmiş belgelere itibar eder. Yıllar sonra canlı tanıkları bulup çıkarmak kolay değildir. Nitekim Esatoğlu ve destekçileri de bu eksikliği epeyce sömüreceklerdir. Uzun süre, Esatoğlu’nun taciz eylemlerine doğrudan muhatap ve tanık olmuş konuşabilecek tek kişi İATP ile bağlantısını koparmayan Fadime Yılmaz’dı. Ayrıca elimizde, 2000 yılındaki vakaya ilişkin Özgür Sahne’den kadınların yazdığı ve korunabilmiş bir belge var: “ALTERNATİF KÜLTÜR MÜ YOZLAŞMA KÜLTÜRÜ MÜ?” Bu oldukça ikna edici bir belgedir. Fakat, İnsancıl Atölyesi’nde Esatoğlu imzalı taciz vakaları sadece burada aktarılanlarla sınırlı değildi. Örneğin, ATÇ’deki tartışma sürecinde, uğradığı taciz nedeniyle İnsancıl Atölyesi’ndeki tiyatro çalışmalarından çekilmiş bir genç kadının başına gelenleri ayrıntılarıyla aktardığı yazılı ifadesi kaybolmuştur. Bundan çıkarılması gereken ders, belgeleme ve arşive çok daha fazla özen göstermektir. Esatoğlu geçip giden zamana, kurumsal hafızaların zayıflamasına ve hatta silinmesine güvenerek ve tabii ki hesap vermeyi redderek 2007 yılına kadar tiyatro alanındaki etkinliğini aşamalı bir şekilde arttırdı. Fakat rastlantı eseri, 2005 yılında İstanbul TAKSAV bünyesinde tiyatro eğitimi verirken gerçekleştirdiği ve bu nedenle kurumdan uzaklaştırıldığı ikinci taciz vakası deşifre oldu. 2007’deki BarışaRock etkinliklerini de karıştıracak şekilde taciz etmiş olduğu mağdurla karşılaşma olayı, ikinci bir belgenin daha üretilmesini sağladı. Tiyatro Eğitiminde Cinsel Taciz Üzerine Bir Görüşme” adlı ve ses kaydı da mevcut belge, ikna ötesi bir kanıt niteliğindedir ve Esatoğlu’nun iddia edildiği gibi tacize bir şekilde ve sadece bir olayda bulaşmadığını, tiyatro eğitimcisi etiketini düzenli olarak kötüye kullandığını göstermektedir. Hilmi Bulunmaz diyor ki, Esatoğlu’nun devrimci tiyatro örgütlenmesine katkı sağlayabileceğine inanmıyorum, ama her ne kadar duyarlılık göstersem de tacizci olduğu sonucuna varmamı beklemeyin. Bu noktada, internet ortamında habercilik de yapan Oyun Tiyatro Dergisi’nin editörü ve yazarı Hilmi Bulunmaz’a sormak gerekiyor: Madem ki Esatoğlu’nun tacizciliğinden emin olmakta zorlanıyordunuz, niçin kuşkularınızı gidermek için tanıkların ve mağdurarın peşine düşme ve ifadelerini alma gereği duymadınız. Her taciz olayı patladığında bu işi birkaç gönüllü feminist mi yapmak zorunda? Ben bu eleştirinin benzerini, artık kapanmış olan, ama bir dönem tiyatro alanında en kapsamlı yayımcılık faaliyetini gerçekleştiren TİYATROM sitesinin editörüne de yapmış ve tatmin edici bir yanıt alamamıştım. Bununla birlikte, TİYATROM’un GÖLGE TİYATRO sitesinin Esatoğlu’nu aklamaya dönük dezenformasyona dayalı yayımcılık anlayışına prim vermediğinin de farkındaydım. Benzer bir durum Hilmi Bulunmaz’ın yayımcılık politikası için de geçerliydi. Bir şeylerin ters gittiğini görüyor, ama bir türlü “Esatoğlu tacizcidir” diyemiyordu. Üstelik, taciz eylemi ikinci kez ve çok daha ayrıntılı bir şekilde belgelendiği halde. Esatoğlu’nun devrimci tiyatroya ne katıp katmadığı, ayrı bir tartışma konusudur. Başka bir deyişle, elmalarla armutları karıştırmamak gerekiyor. Şöyle ki, Esatoğlu’nun devrimci tiyatro adına çok önemli tiyatro eserleri ürettiği varsayılsa bile, tiyatro eğitiminde cinsel taciz eylemlerini haklı çıkarmaz. (Böylece, “Tacizci olsa da adam sanatçı” tavrına da bir yanıt vermiş oluyorum.) Birisi eğitim etiğine ilişkin, diğeri sanatsal üretime ilişkin iki ayrı bağlamı birbirine karıştırmamak gerekir. Sıradan bir insan için mesele nettir. “Bir insanın çocuğunu tiyatro eğitimcisi olduğunu iddia eden Esatoğlu’na teslim etmesi doğru olur mu?” sorusunun yanıtını vermek zor olmasa gerek. Esatoğlu’nun bir iddiası cinsel özgürlükçü olduğudur. Başka bir deyişle, uzun süre kaba saba feodal ahlâka bulaşmış devrimcilerden olmamakla övünür. Fakat feministler ve eşcinseller Esatoğlu’nu protesto ettiklerinde, meselenin aslında cinsel özgürlük olmadığı netlikle anlaşılır. Pekiyi Esatoğlu’nda oyun biter mi? Bitmez elbette. Bu defa da sosyalist çevrelerdeki feminizm ve eşcinsellik anti patisini sömürmeye kalkar. Gider bir sol kuruma kapağa atar. Diyelim ki bu sol kurumda deşifre oldu; o zaman sol içindeki çelişkileri kullanarak başka bir sol kuruma kapağı atar. Mesela EMEP çevresinden ÖDP çevresine, ÖDP çevresinden TKP çevresine ve oradan da Kürt tiyatro çevrelerine ve hatta insan hakları çevrelerine rahatlıkla sıçrayabildiği görülür. Oralardan da mı tepki ya da çekinceler gelmeye başladı, bu defa da zaten devrimci çevrelerin ahlâkçılığından ya da sekterliğinden şikâyet eden profesyonel tiyatro çevrelerine doğru yelken açar. Ayrıca, 2000’lerde şekilsiz ve oldukça sorunlu bir patlama yaşayan amatör tiyatro dünyasının büyük ağabeyliğine soyunmayı sürdürmektedir. Yalnız olmadığını ve her daim kurumsal varlık edinebileceğini göstermek için yönetmenliğini yaptığı Tiyatro Simurg ise, 1990’ların sonuna gelindiğinde İstanbul Sahnesi’nin cenazesi kaldırılırken amatör tiyatro dünyasına zerk edilen bir garabetten ibarettir. Bu absürt tablo karşısında mesele Esatoğlu’nun devrimci sanata ne kadar katkı sunup sunamadığı değildir. Esatoğlu’nun çoğu çalışmasının aslında yüzeysel ve gelişi güzel olduğu kolaylıkla iddia edilebilir. Fakat, yanlış hatırlamıyorsam, İstanbul Sahnesi’nin son prodüksiyonu olan “Bir Dreyfus Davası” öyle hafife alınabilecek bir eser değildi. Asıl sorun şurada: Bu eserin de cazibesine kapılan ve İnsancıl Atölyesi’nde ondan eğitim almak için yarışan öğrencilerin sonu hiç de iyi olmadı. Özellikle sol ve devrimci çevreler resmin tamamına bakıp, kültür-sanat politikalarını sorgulamak ve nerede hata yaptıklarını iyi tartmak durumundadır. Olgular, tanıklıklar, belgeler hâlâ orta yerdedir. Birkaç yıl daha geçtiğinde ne olur bilinmez. İATP-G’nin İATP’den devraldığı Esatoğlu ihtilafının 10. yıl kutlamasının da yapılacağının garantisini hiç kimse veremez. Ya da belki Esatoğlu bir gün bir şekilde ortadan kaybolur. Fakat tarihe düşülecek bir dipnotta şunlar yazacaktır: Öyle birisi vardı ki, en az on yıl boyunca, kâh orada kâh burada, sol ve devrimci çevreleri tacizciliğini meşrulaştırma aracı olarak kullanmayı başardı.