17 Şubat 2010 Çarşamba

Demirkanlı'nın kankası Ertuğrul Timur İFTİRA atmayı sevmiş...

Erbil Göktaş'a ve İlgilenenlere Hayat Bilgisi Dersi-2

"Hayatta Doğru Yerde Durmak ya da Durduğun Yere Yakışmak Gerek, Hele Ki Size Değer Verilmişse" Ne olduysa olmuştu. Bir şeyler ters anlamaya neden olmuştu ya da düz anlasak da uyuşmazlık derecesine varmıştı. Ben, Coşkun Büktel'in Theope konusundaki iddiasını ele alıp: "Yahu tamam iyi güzel de bu adam bir kurulun başında, bu kurul oyun seçecek. Yanlış hatırlıyor olabilir, karıştırmış olabilir, ama yanlış da hatırlasa, karıştırmış da olsa yetkili olduğu bir kurulda ‘ben şu eserin aynı adla yayınlanmışını hatırlıyorum, kimseyi bir şeyle itham etmiyorum ama o dili bilenlerin bir araştırmasında yarar var.’, deme hakkı vardır. Hele ki o kurulun, kurulma nedeni biraz da tam budur. DT'ye o sezon alınacak eserleri önermek. Kafanızda en ufak bir kuşku varsa bir eseri seçerseniz ve o eser sahiden çalıntı çıkarsa size hesap sormazlar mı? “Biz seni niye oraya oturttuk? (Sembolik miktardadır ama olsun.) niye para ödedik?’, demezler mi? Bu adamın görevi zaten budur, oraya şaibesiz, kuşkusuz, sorunsuz ve uygun oyunlar seçilmesidir, doğal olarak da kafasında soru işaretleri varsa bunun giderilmesini beklemek kurul başkanı olarak en doğal hakkıdır." tarzında görüşlerimi yazmıştım. Evet, oyun repertuar kurulundan geçmiştir ama sonuçta bu endişesi vardır kafasında ya da daha sonra karşılaşmıştır. Repertuar Kurulu da atlamış olabilir ve sonuçta madem ki bir de böyle bir kurul vardır bu kurulun başkanı ya da üyeleri de oynanacak oyun önerecek kurulda da bu kuşkusunu dile getirip incelenmesini önerebilir.) O zaman da böyle düşünüyordum, hala da böyle düşünüyorum. Böyle düşünmek de benim en doğal hakkım. Başkası der ki “hayır efendim şüpheleniyorsa önce araştırır emin olur sonra kuşkusunu dillendirir”, der ya da başka bir şey der. Ben de ona derim ki; “İyi ama bu sözleri Özdemir Nutku kamuya açık alanda söylememiş, kamuoyuna söylememiş, basına açıklamamış ki.” Nerede söylemiş? Sadece kurul üyelerinin bulunduğu, dışarı kapalı toplantıda. E, orada bu kurul bu tür kuşkular endişeler, beğeniler, eleştiriler konuşulsun diye toplanmış zaten. Bunu kamuoyuna yayan bu eser çalıntı olabilir mi diye kuşkuyu kamuoyuna yayan Coşkun Büktel'in kendisi olmuş. Özdemir Nutku diyemezdi ki "içimde kuşku var ama peki ben engellemeyeyim seçilsin oynansın sonra araştıralım." bu saçma olurdu, doğal olarak da kuşku giderilsin sonra karar verelim şeklinde bir yaklaşımdır. O dili iyi bilenler bir araştırsın hayır efendim böyle hiç bir oyuna rastlamadık desin ya da evet rastladık ama sadece adı aynı oyun farklı desin, emin olarak bir sonraki yıl konuşulur oynansın mı oynanmasın mı konusu diye düşünmüş olabileceğini de göz önünde bulundurabiliriz. Eğer burası mahkeme olsaydı elbette ki Özdemir Nutku bir iddiada bulunuyorsa ispatlamakla yükümlüydü. Delilin yoksa sırf kuşkuyla suçlayamazsın denilirdi. Ama mahkeme değil ve suçlama da yok. Bir kuşkudan söz ediliyor ve nerede?: Bu gibi kuşkuların dile getirileceği, eleştirilerin, olumsuzlukların dile getirileceği yerde, yani tam olması gereken yerde. Ve ne diyor? Bu eser çalıntıdır bu eseri önermeyin bir daha demiyor. 17.yy.'da böyle bir oyun gözüme çarptı, o dili iyi bilenlerin araştırmasında yarar var, diyor. Eğer o gün Özdemir Nutku şöyle bir şey yapsaydı "Ali, Ayşe sana görev veriyorum, siz bu oyunu araştırın ve benzeri var mı yok mu bir inceleyin bir sonraki toplantıda bize görüşünüzü bildirin" deseydi o zaman ne diyecektik? Demek ki Özdemir Hoca'nın bunu tümden reddetme isteği yok hatta ele alınıp teklif edilmesini düşünüyor ki bir sonraki toplantıya dek araştırılmasını sorun yoksa ele alınmasını istedi. Ama ortada somut görevlendirme olmadığı için bu kadar net görülemiyor bu yaklaşım. (Belki birilerine bu görevi verme yetkisi olmadığından, belki bir sonraki toplantıda kendisi bile bu kurula seçilmeyeceğinden somut görevlendirme ve araştırıp seneye seçelim deme hakkı olamazdı.) Ve diyorum ki siz bu kurulları, bu yapıyı bu mekanizmayı yanlış buluyor olabilirsiniz. Ama o zaman da buraya oyun önermezsiniz. Oyunu DT repertuarına sunduğunuz an siz DT'deki tüm işleyişi de, bu kurulları da kabul etmişsiniz demektir. Bu konuda benim o günlerde de bugün de hala görüşüm budur. Böyle düşünebilir miyim? Bana göre düşünebilirim. Düşünüyorum işte. Akla kelepçe takılabilir mi? Ama hayır Coşkun Büktel'in eseri söz konusu ise düşünemezsiniz. Derhal mekanizma işler. Tüm despotluğu ile karşınıza dikilir. Size neden böyle düşünmemeniz gerektiğini yazmaz. Peki ne yapar? İlerleyen süreçte O…. Ç... na kadar gidecek küfürler dizesine ilk olarak "vandal" la başlar. Sizi ikilemde bırakmak, zorda bırakmak için yazdıkları cevap yazıları küfürlerle dolu olduğu için yer veremeyeceğinizi söylersiniz, sansürcü ilan edilirsiniz, lakaplar takılır. Sonra Hilmi Bulunmaz'la kol kola verir sizi penis büyütücüsü satıcısı ilan ederler, aptal, cahil vs ilan ederler, her yazınızda her adımınızda sataşacak bir şeyler bulurlar ve vara vara iş sizinle kalmaz sizin yayınınızda yazanlara şerefsiz, O…. Ç…. diyecek kadar ileri gider. Tiyatrom yazarları şerefsizdir, niye? Çünkü, Ertuğrul Timur'un sitesinde yazıyorlar ve Ertuğrul Timur “Theope” konusunda Coşkun Büktel gibi düşünmüyor, üstelik de küfürlü yazılarına yer vermeyip sansür etti. Var mı böyle bir şey? Var. Bu sadece Ertuğrul Timur'un yaşadıklarıdır. Örneğin Mustafa Demirkanlı'ya edilmiş, edilen, edilmeye devam edilen küfürlerin haddi hesabı yoktur. Örneğin Prof. Dr. Hasan Erkek, sırf OYÇED başkanı oldu diye günlerce aşağılanır. Neden? Çünkü Hasan Erkek OYÇED başkanı olmuştur ve Özdemir Nutku da OYÇED üyesidir. Ama nedense aynı OYÇED'e Sema Göktaş Başkan olunca, Sema Göktaş aşağılanmaz. Bunlar sadece minicik örneklerdir. Daha kimler nasıl aşağılanma, alay, sövgü konusu edilmemiştir ki? Prof. Semih Çelenk canından bezdirildi desek yeridir. Kişiler, dernekler “Theope” konusunda Özdemir Nutku'yu mahkum etsin çabası hiç de karşılık bulmaz ne bireysel ne kurumsal taraftar bulamazlar. En son da sıra İATP-G ye gelmiştir. İATP-G ye adeta biz Esatoğlu konusunda size, siz Theope konusunda bize destek verin tarzı bir yaklaşımla yanaşılır. Bekledikleri tarzda bir yanıt alamayınca da gerisini siz düşünün der ve kıyım harekâtını, baskı, despotluk harekâtını başlatırlar. Bizimle (Tiyatrom.com ve Tiyatro Dergisi) kendilerince bir savaş başlattıklarında ortaya sanal bir kahraman çıkar, Burak Caney adıyla. Kendileriyle, kendi tarzlarında polemiğe hırlaşmaya girmediğimiz için küfürleri sövgüleri alayları havada kalmaktadır. Oysa Burak Caney'le düzeylerini dengelerler. O da bize fotomontaj yaptı, o da bize sataştı, biz facebook’da bizi küfürbaz diye kınayanları bataklık gülü diye yayınladık ama o da bizim çocuklarımıza facebook üyesi onlarda bataklık gülü dedi.... Ne ilginç tesadüftür ki bizimle kendilerince çatışmaya başladıkları dönemde palazlanan sanal varlık Burak Caney gibi İATP-G’nin de olumsuz yanıt vermesi ve sürtüşme emarelerinin başladığı günlerde yine bir sanal kahraman çıkar. Bu defa adı Burak Caney değil "Emrah Özlek" olmuştur bu sanal kahramanın. Ve nasıl ki Burak caney'in görevi bunlarla bizim aramızdaki gerginliği artırmaksa Emrah Özlek'de İATP-G ile gerginliği artırmak görevini üstlenmiştir. (http://tiyatroyun.blogspot.com/search?q=emrah+%C3%B6zlek Konuyu bilmeyenler linki kullanabilir.) Başarır da... Ve fitili ateşleyen Emrah Özlek'e gerek kalmadığından, şimdilik kenara atılmıştır. Kim bilir küfürleşmeye ihtiyaç duyulursa dengeleri sağlamak adına bekletilmiştir belki de. Bu tartışmalarda olan bitenlerde Erbil Göktaş nerede derseniz henüz yok. Tiyatrom'da ve Tiyatro Dergisi’nde yazarlık yapmaktadır, konuya dahil değildir hatta Özdemir Nutku hocasına methiye dolu bir yazı kaleme almaktadır. Tiyatrom'da yeni bir köşeye başlamıştır vs vs. Ama bu tartışmada yoktur. Meğer içten içe okurmuş, Hilmi Bulunmaz'ın kızının Burak Caney tarafından facebook bataklığında o da var diye yayınlanmasına üzülürmüş de diğer bir sürü genç kızın Hilmi Bulunmaz ve coşkun Büktel tarafından Bataklık Gülü başlığıyla ve fotoğraflarıyla yer almasına üzülmezmiş. (ve de Burak Caney Bulunmaz'ın kızını bir kez yayınlarken Bulunmaz kendisi kendi kızıyla ilgili bu yazıyı belki 20 kez kendi eliyle yayınlarken bu nasıl bir babadır diye de düşünmedi zaar) Efendim Coşkun Büktel'e Burak Caney fotomontaj yaparken üzülürmüş de onlar Özdemir Nutku'ya, Hasan Erkek'e bana, tiyatrom yazarlarına küfürler ederken, hakaret ederken, lakaplar takarken gece derslerinde olsa gerek, üzülmemiş. Tabi duygularına ipotek koyamayız kime isterse ona üzülsün, kime isterse "oh iyi yapmışlar" desin. Neyse uzun sözün kısası içten içe üzülse de bu kıyametler yaşanırken Tiyatro Dergisi ve Tiyatrom yazarı Erbil Göktaş tartışmalarda yoktur. Ne zaman dahil olur? Kendisi bir dergi çıkardıktan sonra, Hilmi Bulunmaz'la ticari ilişkiye girdikten sonra, Hilmi Bulunmaz kameraların karşısına geçip şu dergiyi almayın bu dergiyi alın diye onun lehinde reklam yapmaya başladıktan sonra... Ne kadar objektif ve temiz görünüyor değil mi? Ve tam da bizler artık yeter deyip kamu vicdanında sürecek bir yargıyı temiztiyatro.net de başlatacakken, Erbil Göktaş kamuoyunu bizim aleyhimize oluşturmak için bir manşet atar "Ey ahali bunlar küfüre karşı birlik vs diyor ama düşünce özgürlüğüne karşılar bakın benim siteme saldırdılar" çığırtkanlığıyla ortaya bir iddia atacaktır. Ne kadar inandırıcı ve ne kadar objektif görünüyor değil mi? Ve suçlama yapan kişinin iddiasını kanıtlamak zorunluluğu varken biz yine de konuyu onun vicdanına bırakmadık ve kendi firmasından üç yetkiliyle görüşüp yazılı açıklama da alarak ortada herhangi bir çökertme vb olmadığını kanıtladık. Peki ne yaptı? Kendisiyle baş başa kalıp yahu ben ne yapıyorum, ben bir akademisyenim, öğrencilerim var, ben örnek olması gereken bir sanat akademisyeniyim deyip özür mü diledi? Hayır, iddiasına devam etti. Ben kendisine son güne kadar saygıyla, hürmetle yaklaşırken o bizleri ispatsız iddialarıyla (yani iftira oluyor bunun adı) suçlamakta bir an bile tereddüt etmedi. Son yazısındaki iddiaların da geçersiz olduğunu üşenmeden araştırdım ve gayet de eğitici bir ders olarak yetkili kişilerin açıklamalarını da ekleyerek cevap yazımı ilettim. Ne yaptı dersiniz? SANSÜRLEDİ! Üçüncü gün ve hala cevap yazıma yer vermiş değil. Üçüncü gün ve hala kendi mesnetsiz dayanaksız ve çürütülmüş yazısı sitesinde yayında, dezenformasyonda. Biz Coşkun Büktel ve Hilmi Bulunmaz'ın iftirasına da, intikamcılıklarına da, sansürlerine de alışığız ve konumları, yaşadıkları, hayal kırıklıkları ile değerlendirince çok da yadırgamıyoruz. Ama doğrusu ya öğretim görevlisi, yazar, yayıncı Erbil Göktaş en azından beni çok ama çok büyük hayal kırıklığına uğrattı. Üzüldüm. Bir yakınımı kaybetmiş gibi, bir ağabeyimi kaybetmiş gibi, sevdiğim bir hocamı suç üstü yakalamış gibi üzüldüm... Ve iftira attığı için olduğu kadar, bu üzüntüyü yaşattığı için de konunun peşini bırakmayacağım!

<<>
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Bir kampanyanın ardından...
“Hiç Çıldırma Bre Büktel!”
Erbil Göktaş'ın Özür Yerine Yaptığı Açıklamaya İlişkin Cevabımdır
BOZGUN GÜNLÜKLERİ_1
Erbil Göktaş'ın Da Ortak Olduğu Plana Suçüstü
Hüseyin Hilmi Bulunmaz Dosyasında Dikkat Çekici Belgeler

(Kaynak: tiyatrodergisi.com.tr)


Bir kampanyanın ardından...

Küfürbazlara, iftiracılara karşı tiyatro yayıncılarının başlattığı protesto kampanyası 12 tiyatro yayını, 9 tiyatro derneği 42 tiyatro topluluğu ve 1100 bireysel imzanın katılımı ile sonlandırıldı. ( http://www.temiztiyatro.net/ )Kampanyaya başlarken bitiriş tarihi olarak 20 Mayıs'ı öngörmüştük, imzaların tasnifi ve kontrolü ile kısa bir gecikmeyle bitirmiş olduk. Bu kampanya amacına ulaşmıştır. Amaç tiyatro dünyasında bitip tükenmez tartışmalar, polemikler sürse de, tiyatro dünyasının pek çok konuda kendi içinde ayrılıkları olsa da ve ideoloji, din, dil hiç bir farklı inanç, ideoloji, görüşün asla onaylamayacağı ortak insani değerlerde tiyatrocuların da ortak bir ses verebildiğini göstermekti. Neydi bu? Küfür ve iftiraya karşıtlık. Tiyatro dünyası bir iki küçük istisna dışında küfüre, hakarete, insanlık dışı hoyratça saldırıya ve iftiraya ortak tepki gösterebilmiştir. Coşkun Büktel ve Hilmi Bulunmaz'a tek ses olarak dur ve düşün demiştir. COŞKUN BÜKTEL Elbette ki bu topyekun tepki karşısında o kişiler de refleks bir savunmaya geçecekti. Örneğin Coşkun Büktel daha bu kampanyanın başladığı anda kampanyaya katılarak demokratik tepki gösterme hakkını kullananları "orostopolluk"la suçladığını unutarak ben sadece bir tek kişiye küfür ettim diye savunmaya geçecekti. Oysa küfür oranı Hilmi Bulunmaz'a oranla daha az olsa da Hilmi Bulunmaz'a kayıtsız şartsız desteği ile onun tüm küfürlerine ortak olmaktaydı. Kaldı ki küfür bir yana başkalarını sansürcülükle suçlamaya kalkan Coşkun Büktel'in sansürleri, hakaretleri, iftiraları, dezenformasyonları da ayyuka çıkmıştı ve kamuoyu da bunun farkındaydı. Coşkun Büktel on yılı bulan Theope kavgasında zaten taraftar bulamayarak gerekli cevabı almış ama yılmadan Theope üzerinden saldırılarını sürdürmüştü. Kamuoyu onu “sessiz kalarak onaylamama” konumundan çıkıp bu kez imzalarıyla sesli bir tepki göstermişti. Coşkun Büktel'e “Gerekçen her ne olursa olsun yanlış yoldasın, yanlış tutumdasın” denildi. Theope'den hatta Coşkun Büktel'den övgüyle söz eden isimler dahi ona haddini bil, seviyeli ol demiş oldu. Bir anlamda onu yazar olarak onaylayanların yanıtı "Evet yazar olmuşsun bir de adam olmayı dene" şeklinde olmuştur. Coşkun Büktel kampanya boyunca imza atanların konu hakkında yeterince bilgili olmadıkları, gerekli linkler verilmediğinden kendi yazdıklarını okumadıklarını, imza atanların tek taraflı bilgilendirildiği gibi savunmalarını dile getirdi. Oysa ki internet ortamında imza toplanıyor ve insanlar elbette merak ettiklerinde bir kaç tıklama ile bu kişilerle ilgili bilgilere ulaşabilecektir. Kaldı ki bu imza atanların büyük çoğunluğu tiyatro dünyasındandır ve Coşkun Büktel'in on yıldır kopardığı fırtına sayesinde neyin ne olduğunu gayet iyi bilmektedir. Zaten imzayla yetinmeyip görüş yazanlar da bunu gayet güzel özetlemiştir. Konu hakkında en bilgisiz olanların mesajı “Bize bu kişilerin küfürbaz, saldırgan, despot, sansürcü, dezenformasyoncu olduklarını öğrenmek yeter, isterse dünyanın en iyi yazarı ve isterse haklı olsun ama bu haklılık ona küfür etme, hakaret etme ve medenice gidip hakkını aramak yerine despotça saldırma hakkını vermez” demek olmuştur. Kaldı ki biz bu kampanyayı sokakta masa kurarak da yapabilirdik ve tiyatro dünyasına küfür eden, hakaret eden bu iki kişiyi kınıyoruz mesajıyla sokakta da imza toplayabilirdik, o zaman Coşkun Büktel “olmaz benim yazılarıma link verin”, itirazını nasıl dile getirecekti acaba? Elbette ki bu ille de link isteği onun reklam sevdasından ve yüzlerce kişi tarafından kınanan kişinin savunma mekanizması, ardına sığındığı bir küçük sipercikti o kadar. HİLMİ BULUNMAZ Hilmi Bulunmaz için yazılacak ve söylenecek fazla bir şey yok. O küfürbazdır, küfürü delikanlılık, hakareti harbilik sayar. Belki yanındaki bir iki kişi dizginlemese şimdi de çıkar ve "Evet küfür eden bendim işte şimdi gene ediyorum" deyip sunturlu bir küfür savurabilir. Hilmi Bulunmaz sosyalist olduğunu savlamaktadır. Gençliğinin bir döneminde o kuşağın neredeyse tüm gençlerinin (hatta burjuva olanların dahi) bulaştığı kadar sola da bulaşmıştır. Ama yaşam onu toplumsal konumunda işçilikten işadamlığına, kapitalistliğe çıkardığı gibi hizmet ettiği alan da sosyalizmden işbirlikçiliğe doğru evrilmiştir. Ticari yaşamı ona güzel bir yaşam, pek övündüğü Napoli tatilleri sunsa da manevi tatminsizliğini tiyatroculuk, yayıncılık oynayarak giderme sevdalısıdır. Aslında bunu takdir bile edebilirdik. Ticaretin, kuyumculuğun, işadamlığının ağır yüküne rağmen sanattan kopmama çabasında bir adamı herkes ancak takdir edebilirdi. Ama ne yazık ki onun bu sanat sevdası üretmekten ve kendini sanat alanında, yayıncılık alanında göstermekten çok üretenlere saldıran konumuna getirmiştir. Hilmi Bulunmaz'ın elle tutulur yanı yoktur. Çifte standartçılığını defalarca gördük, açıklama gereği bile duymadı. Kimi dizi yazarını lanetlerken, kimini bağrına basması, verilen reklamlara köpürürken bu reklamların yaratıcılarını bağrına basması, sosyalist popülist başlıklarla ruhunu rahatlatırken, gerici girişimlere boynu bükük sessizliği, sosyalizmi hatıralarından bugüne taşımaya çabalarken gericilerle eylem kırıcı davranışları onun toplumsal konumda da, kendi iç dünyasında da ikilemlerini çok güzel sergilemektedir. Yeterince para kazanıp beslenme, gıda gibi fizyolojik ihtiyaçlarını giderdikten sonra yurtdışında tatili de düşünebilecek kadar burjuvadır ama bu tatiline ille de kılıf bulma ihtiyacı duyacak kadar sosyalisttir. Ve bunun sonucu da Napoli tatili Gorki'nin ayak bastığı toprakları tavaf etmek olarak savunma bulacaktır. Oysa sosyalizm ne bir dindir ne kutsal kişileri vardır, ne de kutsal kişilerin bir dönem yaşadığı topraklara hac gezisi düzenlenip tavaf edilmesi vardır. Gorki’yi Gorki yapan düşünceleri ve eserleridir onun da size mesafesi bir kitapçı dükkanı kadardır. Sosyalistlerin yaşadığı yerlere hac gezileri yapmanız gerekmez. Kaldı ki bu turistik gezilerini yanında çalıştırdığı yaklaşık yüz kişinin artı değerlerini sahiplenerek yapabildiğini ise hatırlamak bile istemez, çünkü o sosyalisttir! Ama onun bu kılıfa uydurma çabası iki uçta dünyayı birden yaşamak isteyen Hilmi Bulunmaz'ın bu iki arada bir derede kendini ve yaptıklarını bir yere oturtma kaygısıdır elbette. Fakat elbette ki bu iki uçta birden olmak Hilmi Bulunmaz'ı bundan sonra da sürekli ikiyüzlü yapmaya devam edecek, bir yandan devlet yardımı alıp diğer yandan alanlara sövecek, bir yandan dizi yazarını dost edinecek diğer yandan dizi oyuncularına sövecek, bir yandan Akbank reklamı yayınlayana kızacak ama reklamın yaratıcı ekibine, bu reklamlar için beynini kiralamışlara sarılacak. Hilmi Bulunmaz acınacak bir durumdadır. Bu aşamadan sonra ne grev gömleği giyebilir ne eline pankartı alıp eyleme çıkabilir ama öte yandan küçük işadamı konumu da tatminine yetmemektedir, kuyumcu dünyası dergisi çıkarmak onun yayıncılık egolarını tatmin etmemiştir, etmeyecektir. Onun bundan sonraki iki kimliği yine tezgah arkasında pırlanta satan, müşteri yokken de oturup yayıncılık yapıp ruhunu rahatlatmaya çalışan olarak sürecek ve bu sınıfsızlık, konumsuzluk ait olamamazlık onu belli ki yine "diğerlerine" saldırmaya götürecektir. Tez zamanda şifa dileriz. Mutlaka bir çaresi olmalı. BURAK CANEY Bu kampanyaya da zorla bulaştırılmaya çalışılmış olan Burak Caney, yine Hilmi Bulunmaz ve Coşkun Büktel'in sığındıkları pelerin oldu. Daha önce de yazdığım gibi Burak Caney en ağır sözleri bunlara etmiş olsa da bugün sığındıkları liman olmuştur. Bu da biraz daha Burak Caney'in imalatında acaba gerçekten mi onların yaratıcılığı vardı kuşkusunu biraz daha güçlendiriyor tabi. Bu yönde iddialar geldiğinde esasen ben çok fazla ihtimal vermiyordum. Nasıl bir insan bir canavar yaratıp kendine hatta aile üyelerine dek saldırtabilir ki diye. Ama şu an savunmalarında Burak Caney’i o denli açık kullandılar ki sanki tam da bu amaçla yaratılmış olduğu daha da netleşti ve bu şüpheye nihayet benim bile düşmeme neden oldular. Kaldı ki bir kaç gün önce Hilmi Bulunmaz sadece kampanyaya katılmayan ortadan ve arabulucu niyetiyle yazı kaleme alan Türkiye Tiyatrolar Birliğine övgü dolu satırlar kaleme aldı. Hilmi Bulunmaz'ın övdüğü satırlar kime? Türkiye Tiyatrolar Birliği'ne... Türkiye Tiyatrolar Birliği geçen yıl kime ödül verdi? Burak Caney'e. Tiyatro dünyası gariplerin koalisyonuna gebe, hadi hayırlısı. Yakında Hilmi Bulunmaz'ın yayınlarında Burak Caney'i köşe yazarı ya da Coşkun Büktel’in dizisinde oyuncu olarak görürsek gerçekten şaşırmayacağız. FERİDUN ÇETİNKAYA Zurnanın son deliği konumundaki arkadaşımız pek bir alınmış. Ama alınacak ne var ki? Bizim vergilerimizle okudu mu? Evet okudu. Dramaturgi yazarlığı okudu mu? Evet… Ve sonra gidip reklamcı oldu mu? Evet. Reklamcısın sen! Dememizi hakaret telakki ediyorsa neden reklamcılık yapıyor? Yok eğer reklamcılığı da halka hizmet sayıyorsa neden alınıyor? Ortalama 6 ayda bir yazı yazıyor mu? Evet… Eh yani altı ayda bir yazmaktan hicap duyuyorsa neden vergisiyle okuduğu halkına hizmet için daha fazla mesai ayırmıyor? Neden onu bunu “temiz tiyatro” kampanyasından caydırma çabası yerine oturup yazı yazmıyor? Her iki yazısından birinde Büktel’e övgü var mı? Evet. Eh o halde Büktel’i övmekten mi muzdarip yoksa Büktel’i övdüğünün söylenmesinden mi? Hangisinden muzdaripse diğerini yapmayıversin o kadar. ERBİL GÖKTAŞ Kampanyamıza başlayacağımız günlerde aramızda bazı değerlendirmeler yaparken kampanyayı Tiyatro Yayıncılarının açması, derneklerin destek olması düşünüldü. Yayıncılardan söz edilince de elbette her ne kadar Hilmi Bulunmaz ile ticari ve manevi yakın ilişkilerde olsa da bir yayıncı da olan Erbil Göktaş'a da çağrı yapılmasının etik olarak doğru olacağını düşündük. Madem ki tüm tiyatro yayıncıları birlikte davranalım deniliyordu o halde kabul eder ya da etmez ona da çağrı yapılması doğru olacaktır düşüncesi ile çağrıda bulunulmuştu. Fakat Erbil Göktaş nedendir bilinmez bunu kendisine yönelik bir tehdit gibi gösterdi. Neden aynı çağrı metni giden bir Kavuklu Dergisi ya da bir tiyatro dünyası, bir Sahne Dergisi bunu kendisine yönelik bir tehdit olarak almazken, Erbil Göktaş böyle algıladı? Bunu da düşünmek gerek elbette. Demek ki ticari ve manevi yakınlık zihinsel birlikteliği, bütünleşmeleri de getirmiş olsa gerek. . (Biz ne kadar saf ve iyi niyetliyiz ki şu anda dahi kurulmakta olan Tiyatro Yayıncıları Birliğine de katılmaya davet etmeyi de tartıştık ama bunu da yeni bir saldırı sayabileceği endişesi ile vazgeçmek zorunda kaldık.) Erbil Göktaş'ın tam kampanya öncesi tiyatro yayıncılarının sitesini sabote etmekle suçlaması konusuna yeniden girmeye dahi gerek yok, yeterince komikti ve inandırıcılıktan uzaktı. Coşkun Büktel ve Göktaş'ın yakınındaki isimler dahi hiç inandırıcı bulmadı. Erbil Göktaş konuyu adli makamlara intikal ettirdiğini söylüyor. Bu adliye kılıçlarının (Kılıç kelimesi mecazidir, Ördek Paşalar şimdide bize kılıç çektiler, bizi kesecekler demesin.) çekilmesi enteresan günlere işaret. Erbil Göktaş'ın yargı aşamasında karşılaşabileceği sürprizleri yargı aşamasına bırakalım ve onunla ilgili daha fazla değerlendirmeye girmeyelim. BİR ADSIZ HOCA! Bu kampanyamız boyunca bunlardan başka bir de "hoca" vardı. Elbette ki bu hocanın da bir adı ve soyadı var fakat kendisi Coşkun Büktel'in deyimi ile adını ve adımızı vermeyerek Büktel’in tanımındaki (“İnsanları ismimi ve isimlerini vermeden suçlayacak kadar alçak değilim") sıfatı seçtiği için, aklı sıra bu basit kurnazlıkla hem cevap hakkından, hem de adli anlamda suç delili bırakmamak açısından isim kullanmama uyanıklığını(!) gösterecek kadar zekaya sahipmiş. Belki kendisinin savunması ben "sazan mıyım ad vereyim" şeklinde olabilir. Ama ona bu durumda söylenebilecek şey Coşkun Büktel'in anlatımı ile “alçak” benim değerlendirmemle sinsi olacağına dürüst bir sazan olsa, geldiği yere daha çok yakışabilirdi. Efendim isim vermeyeni isim vermeden yazalım biz de. Meğer ne çok sevmeyeni varmış... Onunla karşı karşıya geldiğimizi düşünen çevrelerden peş peşe şikayetler yağmaya başladı. Adeta ihbar hattına döndü. Eğer bu hoca(!) isim vermeden hakaret etme ve ithamda bulunma geleneğinin başlangıcını yapmış olmasa biz de kendi gözümüzle tanık olmadığımız bu durumları yazmazdık elbette. Ama mademki isim vermiyoruz ve bu bir hoca(!) olarak herhangi biri, hatta hayali biri bile olabileceğine göre kendisinden nasıl söz ediliyor biraz tanımakta ve tanıtmakta yarar var. Efendim yayıncılık da yapan bu hoca öğrencilerine sürekli dergisini satma çabasıyla gündemi kaplıyor. Bunu birçok kişiden duyduk. Bir öğrencinin isyan yüklü babasının bize mail atıp, bu hocayı şikayet edeceğini ama çocuğuna zarar verilebileceği için çekindiğini belirtip, şikayet etme işini bizden istemesi durumun ne kadar vahim olduğunu gösterdi, ama o babaya kendi sorunlarını kendilerinin sahip çıkmasını önerdik sadece. Artık alay konusu olan dergisini satma girişimi sadece kendi öğrencileriyle de sınırlı kalmayıp, sınava giren öğrencilere dahi "Bakın içeride jüri bu dergideki yazılardan da soru soracak" gibi telkinlerle de sınav derdindeki, stresindeki öğrencilere de dergisini (kelimenin tam anlamıyla) kakalıyormuş! Bin adet baskının nasıl tüketildiğini anlamaya yeter sanırım. Bu kanunen de suç olsa gerek. İçeride bu dergiden soru sorulacak denilip de kendi ticari yayınını öğrencilere satan devlet memuru(!) ile ilgili bir iki şahitle gündeme getirmek ve suç duyurusunda bulunmak mümkün elbette. Gerektiğinde gerekli düzeylerde gerekli girişimlerde bulunma hakkımız saklıdır. Yayıncı hocamızın kabahatleri bununla da bitmiyor. Son günlerde yaşanan polemikler öğrencileri tarafından sınıfta gündeme getirilince pişkin pişkin "Olsun olsun derginin satışa ihtiyacı var" tarzı söylemi ise bayağılıkta ne seviyeye geldiğinin göstergesi olsa gerek. Meğer bizim hoca(!) dergi satışı artsın diye polemikler, hackerlık hikayeleri vb uydurmuş! Efendim dedik ya ihbar hattı pek çok kişiden ihbarlar aldı. Normalde ispatlanmadıkça kullanmayacağımız bu ihbarları bu yayıncı hoca isim vermeden yazma geleneği başlatarak yazabilmemize vesile oldu sağ olsun. Madem isim yok biz de gelen ihbarlara devam edelim. Geçen yıl kendi öğrencilerinin organizasyonunda oyunu atletle izlemiş (neyse ki pantolonunu çıkarmamış donla değil) ve ayrıca oyun boyunca da uyumuş! Bununla ilgili bir soruşturmadan da söz ediliyor ama bilemiyoruz bir hayli enteresan bir soruşturma olsa gerek. Efendim bu hoca ve eşinin neredeyse hiç derse girmediği de bir başka şikayet konusu. Ne diyelim verdiğimiz vergilerle kendisine ödenen maaşlar haram zıkkım olsun boğazına dizilsin! Sen hem hoca unvanını kendine yakıştır hem derslere girme hem de simitçi gibi kapıda dergi sat insanda biraz utanma sıkılma olur. Zaten tiyatro dünyasının kendisine olan şahane duygularından olsa gerek bölümüne hoca bulmakta da bir hayli zorlandıkları ve çoğu derslerin boş geçtiği de dile getiriliyor. Buna karşılık yalnız şövalye masalıyla ve yine yalnız olan 2 dostuyla kendi adacıklarına gömülüyorlar. Anlayacağınız bu hoca(!) ile ilgili hem devlet katında hem de kişi vicdanlarında mahkum olmasına yetecek bir hayli durum var anlayacağınız. Bazı şeyleri zamana bırakmakta yarar var ama hoca sert bir kayaya çarptığının farkına vardığında iş işten geçmiş olacak. VE SON! Efendim kampanyamız bitti. Ama bitmesi, unutulması anlamına gelmeyecek tam tersine artık bundan sonra bir meleğe dönüşseler de bir zamanlar böyle anılmışlardı şeklinde de olsa yüzlerce kişi, dernek, yayın bu kişileri mahkum etti. Bu adli yargıdan da önemlidir ama gerektiğinde oranın yargı süreci de ayrı işleyecektir. Hiç kimsenin yaptıkları söyledikleri hakaretleri, iftiraları, sansürcülükleri, despotlukları yanına kalmaz, Hitler'in bile kalmadı yedi ceddine yetecek günahla gitti. Biz bundan böyle bu malum seviyesiz şahıslarla hiç bir şekilde muhatap olmama kararı aldık ve bu da son değerlendirme yazısıdır. Elbette ki bu malum şahıslar susmayacaktır, küfüre de hakarete de, kafa karıştırmaya dönük yalana dolana da devam edecektir. Buyursun etsinler. Kamuoyu onları ne kadar dikkate alacağını gayet iyi bildiğini gösterdi. Onlara siz yalancısınız, küfürbazsınız, iftiracısınız, despotsunuz, sansürcü ve dezenformasyoncusunuz dedi. Var mı bundan ötesi

<<>
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Erbil Göktaş'a ve İlgilenenlere Hayat Bilgisi Dersi-2
“Hiç Çıldırma Bre Büktel!”
Erbil Göktaş'ın Özür Yerine Yaptığı Açıklamaya İlişkin Cevabımdır
BOZGUN GÜNLÜKLERİ_1
Erbil Göktaş'ın Da Ortak Olduğu Plana Suçüstü
Hüseyin Hilmi Bulunmaz Dosyasında Dikkat Çekici Belgeler

(Kaynak: tiyatrodergisi.com.tr)

Demirkanlı'nın kankası Ertuğrul Timur İFTİRA atmayı sevmiş...

BOZGUN GÜNLÜKLERİ_1

Dokuz Tiyatro Yayını ve 4 Tiyatro Derneğinin ortak bildirisi ile iplikleri pazara çıkarılan ve kınanan Hilmi Bulunmaz , Coşkun Büktel ve yandaşları daha imza kampanyası başlamadan ve başlar başlamaz nasıl bir bozgun telaşı yaşamaya başladıklarını sergilemeye başladılar. Bu bozgunla ne yapacaklarını şaşıran küfürcülerin ve yandaşlarının bozgun Günlüklerini sizlere zaman zaman aktaracağız. İşte bunlardan bazıları: ERBİL GÖKTAŞ: Bir süredir küfürbaz sövgücü kişileri kendisine taraftar eyleyen Üniversitre öğretim üyesi ve yayıncı Erbil Göktaş Hilmi Bulunmaz'la olan (ilana dayalı) ticari ilişkisinin yanısıra belli ki rakip olarak da gördüğü Tiyatro Dergisine çelme takma fırsatı da saydığı ortamda gelecek yoğun tepkinin kokusunu alarak sitesinde süren ve servis sağlayıcı firmasının iki yetkilisinin yazılı beyanıyla kanıtlmış teknik sorunu fırsat bilerek sözde mağduru oynayarak ortamı bulandırmayı denedi. Yandaşı Coşkun Büktel'in insanları adımı ve adını vermeden suçlayacak kadar alçak değilim cümlesine karşın (Büktel'e göre alçak olmalı ki) ad vermeden ama direkt bu imza ve protesto kampanyasını düzenleyenleri hedef alan bilerek yada hezeyanla bir iftira atağı yaptı, püskürtüldü. Her ne kadar isim vermese de adres vererek bizi hedef aldı. Özür yerine teknik kıvırma denemesi Ertuğrul Timur tarafından püskürtülerek bir de ücretsiz "Hayat Bilgisi" dersi verildi. Her ne kadar Hayat Bilgisi dersi ilköğretimde alınması gerekiyorsa da belli ki hocamız o günlerde okuldan kaytarmış bu hayat Bilgisi dersinden mahrum kalmıştı. İlk dersin ana fikri Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaması gerektiği ve Akademisyenlik artı yayıncılık ana prensibi "araştır, araştır, araştır" üzerine idi. Bu dersi okumak isteyenler http://www.tiyatrom.com/tyt/erbilin_yalani.htm adresini ziyaret edebilirler COŞKUN BÜKTEL: Coşkun Büktel'in uyanık tavrı bu kampanyada da sürüyor. Ortalık karışınca Hilmi Bulunmaz'ı öne sür, biraz sessiz kal, fırtına dinince intikam alırsın taktiğine bir kez daha başvuruyor. Bunun yanı sıra Erbil Göktaş'ın bilerek ya da bilmeyerek hezeyanla başvurduğu iftira, Büktel'e bile inandırıcı gelmediğinden olsa gerek panik halinde açıklama yaparak “ben Erbil Göktaş'ın iddiasını haber bile yapmadım,” diyerek sıyrılma telaşı gösterdi ve yeni yandaşlarını daha ilk bozgununda yalnız bırakıp kaçmayı seçti. Büktel'in ikinci bozgun hezeyanı ise 11 yıl öncesinden kalma TDK sözlüğe dayanarak Küfrün sözlük anlamı üzerinden çarpıtma denemesi oldu. Piyasalarımızda ya da kütüphanelerde 11 yıl öncesinin sözlüğünü bulamayabilirsiniz ama yolunuz düşerse Coşkun Büktel'e uğrayıp bakabilirsiniz. Giderken kendisine yeni bir sözlük hediye götürmeyi unutmayınız, zira 11 yılda ülkelerin sınırları bile değiştiği gibi TDK’da bu mecazi anlamı sözlükten silip atmış olmalı ki yeni sözlükte bu mecazi anlam yok bile. Kaldı ki olsa dahi kendisinin terbiyesiz bir üslupla O.... Ç... gibi küfürleri manşet yaptığını hatırlarsak kendinin açık ve aleni küfürlerinin yanında kendisine mecazi küfürdaşlar arama telaşı da bozgunun tipik bir tezahürü olsa gerek FERİDUN ÇETİNKAYA: Bozgunun ilk belirtisi olarak internet sitesini görünmez hale getirmek oldu. 12 yılda 12 yazı yazma kabiliyeti gösterip bunun altısını Büktel'e methiye dizmeye ayıran Çetinkaya'nın yazarlık eğitimi almasına karşın yazma kabiliyetinden yoksun olduğunu fark etmiş olmalılar ki ona verilen görev kampanyaya katılacakları tespit edip telefonla ikna çalışması taşeronluğu olmuş. HİLMİ BULUNMAZ: Normal zamanların en Donkişot’u görünen askeri Hilmi Bulunmaz, bozgunun en çaresiz askeri konumuna düşüverdi. Söyleyecek sözü, kurabilecek cümlesi dahi kalmayan bu bozgun askeri daha önce Burak Caney'leşerek yaptığı kampanyaya Hilmi Bulunmaz'laşarak yaptığı taktikle bakın üye olanların adını benim iğrenç sitemde geçiririm blöfünü uygulamaya başladı. Nasıl olsa onların adını ben yazıp durdukça benim iğrenç sitemde adlarının dahi geçmesinden rahatsız olup gruptan ayrılanlar olur düşüncesinde olsa gerek ki bozgunun hezeyanı onda da böyle nüksetti. Ama esasen Hilmi Bulunmaz'ı küfürbaz olarak tanınmak fazla da rahatsız etmez, biz biliyoruz. Ona göre küfür de edebiyatın(!) bir yöntemidir. Hani arkadaşları, öğrencileri sıkı sıkıya tembihlemiş olmasa, o bu sabah bile güne sunturlu bir O... Ç.... kampanya başlatmış diye bir manşetle girerdi ki neyse ki dizginliyorlar. Evet, onu rahatsız eden küfürbaz olarak tanınmak değil bir süre önce başlattığımız ve tek tek belgelediğimiz gerici ilişkileri yazı dizisi. Hilmi Bulunmaz sahte sosyalist kimliğinin deşifre olması ile zaten panik ve bozgunu onlardan önce yaşamaya başlamıştı Evet, Bozgun günlerinde ilk gün böyle geçti. Batı cephesinde yeni bir şey yok. Bu bozgun sonucu başvuracakları deneyecekleri her hileli yöntemde enselerinde olacağız.

<<>
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Bir kampanyanın ardından...
Erbil Göktaş'a ve İlgilenenlere Hayat Bilgisi Dersi-2
“Hiç Çıldırma Bre Büktel!”
Erbil Göktaş'ın Özür Yerine Yaptığı Açıklamaya İlişkin Cevabımdır
Erbil Göktaş'ın Da Ortak Olduğu Plana Suçüstü
Hüseyin Hilmi Bulunmaz Dosyasında Dikkat Çekici Belgeler

(Kaynak: tiyatrodergisi.com.tr)

15 Şubat 2010 Pazartesi

Demirkanlı'nın kankası Ertuğrul Timur İFTİRA atmayı sevmiş...

KARANLIĞA KARŞI DURACAKSAK ÖNCE İÇİMİZDEKİ KARANLIKLARDAN , İKİYÜZLÜLÜKLERDEN, ÇİFTE STANDARTLARDAN KURTULMALIYIZ!..

(Bazı ekleme ve ufak düzeltmelerle güncellenmiştir. 15.02.2010 - 11:00)


Ertuğrul Timur
aetimur@gmail.com


Mağdurlar ("Kumbaracı50 Ekibi" ve "Yala ama Yutma Ekibi") ve bazı Tiyatro insanları "Biliyoruz... Farkındayız... BİRLİKTEYİZ!" başlığı ile ortak bir bildiri yayınlandı ve e-maille bize de ulaştırıldı.

Bu bildiriye imza atanların nasıl bir örgütlenme yada iletişimle yan yana geldiği, eğer konuyla ilgili duyarlılıklarıyla yan yana gelmişlerse daha çok sayıda tiyatro insanının da konuya duyarlılığının bu denli gözler önündeyken neden bu ortak bildiriye imza konusunda kamuya ve katılıma açık çağrı yapılmadığı, ve bu bildiriye bundan böyle olacak katılımlara açık olup olunmadığı kısaca çokça belirsizliklerin olduğu bir bildiridir...

Örneğin bu bildiriye imza koyanlar arasında TOBAV, TEB gibi dernekler var fakat Türkiye Tiyatrolar Birliği yok. Oysa TTB ilk duyarlılık gösterip bildiri yayınlayanlardandır. Bildiriyle de yetinmeyip hedef gösterilen oyuna sahnelerini açma kararı da aldılar ve davet ettiler.

Yine örneğin bu bildirinin altında "Tiyatro...Tiyatro dergisi"nin imzası var fakat konuya duyarlı yaklaşan Tiyatro sitelerinin adı yok. Tiyatro sitelerini yayından saymıyorlar desek bildiriyi bize de yayınlamamız için iletmezlerdi, Yıllardır onlarca haberlerini yolamazlardı. Sitemiz için röportaj tekliflerini kabul edip yapmazlardı.

Eğer bu listedekilerle bağlantı kurduk onaylarını, görüşlerini alıp bildiriye isimlerini ekledik diyorlarsa o halde pekala Türkiye Tiyatrolar Birliği'yle de, bizlerle de iletişim kurulabilir bu bildirinin altına imzamız istenebilirdi.

Çoğalmaktan söz edilen bu bildiriye bundan sonra katılmak isteyecekler için de bir yöntem yada adres de açıklanmıyor.

Acaba sorun sadece yeterince iletişememe sorunu mu?

Hayır değil! Zira olayın yaşandığı ilk günden bu yana konuya duyarlı yaklaştığımızı görmedilerse bile deyip bize bildiri gönderildiği an gönderen kişiye yanıt vererek desteğimizi bildirdik fakat bırakın adımızın eklenmesi bu e-maile nezaketen dönüp bir teşekkür de edilmedi. Tiyatronline editörü Yaşam Kaya'nın son yazısından da anlıyoruz ki o da desteğini direk mail yoluyla bildirdiği halde dikkate alınmamış, yine yazarı olduğu Taraf gazetesinin teklifi oldukça kaba bir biçimde reddedilmiş.

Bu durumda geriye bir tek seçenek kalıyor. Hazırladıkları bildiriye de yaşadıkları mağduriyete de yandaş aramakta seçici davrandıkları. Bu da yine Yaşam Kaya'nın savını doğruluyor. Bu bildiriye imzaları eklenenler konuya "bu bildiri metnindeki anlayışta" yaklaşanlar, sağduyulu yaklaşanlardır deniliyorsa bu "sağduyu" dan ve "provakatif yayınlardan" anlaşılması gerekenin daha netleşmesi somutlanarak açıklanması gerekiyor.

Destek bildirildiği halde bu bildiride yer verilmeyen yayınlar yada Türkiye Tiyatrolar Birliği gibi dernekler acaba bu gruplarca provokatif yayınlar yapanlar olarak mı görülüyor?

Bu bildiriyi kaleme alanlar ve bildirinin altına imza koyanlar "Daha duyarlı ve tepkili olunması gerektiğini" düşünen tiyatro yayınlarını ve derneklerini faşist, bağnaz vakit gazetesiyle aynı kefeye mi koyuyorlar ?!!

Bildiriyi hazırlayanlar bunun yanıtını açık ve net şekilde vermedikçe bu bildirinin altına imza koyanların da bu ayrımcılığı yada bazı tiyatro yayınlarının, bazı tiyatro derneklerinin provokatör gibi görülüp dile getirilmesini onayladıklarını varsayacağız.

Ayrıca TİYAB adıyla kurulan ve benim de kurucuları arasında olduğum fakat hızla ayrılma gereği duyduğum Tiyatro Yayıncıları Birliği eğer ki adına uygun bir işlevi üstlenmek niyetindeyse derhal bu konuyu gündemine almalı, acil bir toplantı yaparak Tiyatro yayınlarına karşı çifte standardı, olası provokatif suçlamasını irdeleyip karara bağlamalıdır. Üyesi olmadığı için Tiyatrom'un buradan yayın yoluyla yaptığı açık çağrı dikkate alınmasa dahi TİYAB üyesi Tiyatronline editörünün yazısı da açıkça bu çifte standarda işaret etmektedir.

Bu Vakit Gazetesi ve Beyoğlu Belediyesi mağduru ekiplerin kaygılarını, korkularını da anlayabileceğimizi ve sanata, sanatçılara , yazar ve aydınlara karşı faili bulunmamış bunca saldırı yaşanmış bir ülkede onlardan donkişotluk bekleme hakkımız olamadığını da yazılarımızda dile getirdik. Ödenekli tiyatro kadrosunda olan, yada iş yapan, TRT gibi devlet kurumlarında program yapan kişilerin yerel yada genel iktidara karşı cepheden bayrak açamamasını da bir noktaya dek anlayışla karşılayabiliriz.

Fakat bu saldırı, bu tehdit onlar istese de istemese de yaşanmıştır ve artık Tiyatronun genelinin sorunudur, Türkiye Tiyatrolar Birliğinin de sorunudur, Tiyatrom.com'un da sorunudur ve hatta oyun yazarı olmayı hayal eden 15 yaşındaki bir gencin de sorunudur. Zira yaşanan ve suskun kalınan bu tehditler , bu örnek onun da konu seçimini ve eline kalemini aldığındaki cesaretini, özgürlüğünü etkileyecek vahamettedir!

O halde bu sizin sorununuz olduğu kadar bizim de sorunumuzdur, tiyatroyla ilgiliyim diyen herkesin sorunudur! Ve bu durumda ne haddinize bizi dışlamak, görmezden gelmek yada üstü kapalı şekilde suçlayıcı olmak?

Biz onların yeterince net ve keskin bir karşı duruş sergileyememesini dahi anlayışla karşılayabilirken elbette yaşanan bir konu üzerine değişik görüşler, değişik yaklaşımlar olabileceğini de onlar kabul etmek ve saygı duymak zorundadır. Herkes orta yolcu, uzlaşmacı, ve onların anladığı manada sağduyulu olmak zorunda değildir.

Daha düne kadar "Yala Ama Yutma" internet sitesinde

"Yala Ama Yutma! (Küçük Fantezi) çağdaş tiyatronun Türkiye’deki en önemli yazarlarından, oyunlarıyla birçok ödül kazanmış Özen Yula’nın yeni bir oyunu. İtiraz Oyunları aslında 'kabullenmenin, susmanın erdem sayıldığı topraklarda tam da buraya ait demir leblebi, ağır lokma, çetin ceviz ve susmayı kabullenmeyen oyunlar'.

Şeklinde büyük laflar yer alırken bugün sağduyu adı altında susarak beklemenin erdemleri güzel kurulmuş cümlelerle anlatılmaya çalışılıyor. Çoğalmaktan söz ederken daha baştan dışlayıcı bir tutuma giriliyor!

Beklemek ama neyi ve hangi zamanı? Ne sanıyorsunuz birileri gelecek bu faşistçe , bağnazca saldırılar yapanları, sanat kurumları mühürleyenleri alt edecek ve siz ondan sonra mı bu demirden leblebi gibi çetin ceviz oyunlarınızı sahiplenecek, sahneleyeceksiniz?

Kim yapacak bunu Ergenekoncu denilenler mi?

Darbeci Generaller mi?

Yoksa aç çocuklarının gözbebeklerine bakarak başbakana bile kafa tutabilen Tekel işçileri mi?

Kendinize gelin beyler!

Hani ya sanatçının önderliği? Bir kenara çekilip uygun günlerin birilerince getirileceğini zannederek, beklenerek, yada sopalarla oyun basmaktan söz edebilenlerle uzlaşarak, barışarak uygun zaman gelmeyeceği açıktır. Eğer uygun zemin bir gün gelecekse bunu getirmekle en başta sanatçılar da yükümlü değil midir?

Nazım Hikmet, Aziz Nesin ve daha yüzlerce aydın, sanatçı, yazar uygun zamanı beklemedikleri ve korkularını kendilerine siper yapmadıkları için aptal mıdır? Çoğalmayı beklemeden davranıp hapis yattıkları sürgün oldukları için aptal mıdırlar yoksa provokatör mü?

Korkmak elbette insanidir, fakat korkuları aşabilmek oyunu kaldırarak, yazmaktan vazgeçerek, düşüncelerini dile getirmeyi erteleyerek yenilemez. Çoğalmaktan söz eden bazı isimlerin bugüne dek hiç bir tiyatro örgütlemesinin yakınına yaklaşmamış olmaları da bildiride adeta fıkra gibi sırıtmaktadır!

Tiyatro dünyası müthiş bir kirlilik içerisindedir. Müthiş bir ikiyüzlülük içerisindedir.

Muhalefetten söz ederken Genel Sanat Yönetmenliklerini kabul edip erk'in temsilcisi olmayı kabul edenler (Orhan Alkaya) özeleştiri vermek yerine kurumun kutsal(!) sembollerini korumak bahanesiyle kendilerinin yapması gereken hesap sormayı yapanları sorgulamaya kalkmaktadır!

***

İzmit'te, İstanbul'da siyasal erk'in sanata müdahalesini AKP'nin karanlığına bağlayarak muhalefet edenler Eskişehir'de Sosyal Demokrat Yılmaz Büyükerşen'in kendi kardeşini sanat kurumlarının başına getirmesine sessiz kalabilmekte, (Bu konuda sadece Tiyatro Dergisinde muhalif sesler yer bulabilmişti, Tiyatro dernek yada kişileri tamamen görmezden gelmişti) orada genel Sanat Yönetmeni ve çok sayıda sanatçının tepkisine sahip çıkmayarak onları sürgünlerde yalnız bırakabilmektedirler. Kim bilir belki de salonlar açmış bu başkanın bir gün turnelerinde salonlarından yararlanacaklarının hesabını yapmaktadırlar. Oysa ola ki kazayla AKP'li İstanbul Belediye Başkanı Kadir Topbaş kardeşini Belediyede bir göreve, Hele ki Kültür Sanat'ın başına getirse taş üstünde taş koymazlardı.

***

Yine Denizli'de yılların Uluslararası Amatör Tiyatrolar Festivalinin yaratıcısı dışlanıp festivalin içi boşaltılırken bazı sözde sosyalist topluluklar ertesi yıl koşup içi boşaltılmış bu festivale destek verebilmektedirler. (Dileyen kısa bir aramayla yaşanan olayları da katılan toplulukları da bulabilir sır değildir)

***

Bütün Tiyatro Dernekleri sivil toplum kuruluşları AKM Yıkılmasın eylemi yaparken sırf bu eylemi bölmek amaçlı olduğu çok net belli olan (maalesef kısa bir dönem de olsa TODER başkanı olma şanssızlığı da yaşanmış) Ulvi Alacakaptan'ın TODER adına Beyoğlu Belediyesiyle organize ettiği eylem kırıcı eğlentiye katılan bazı tiyatro insanları özeleştiri vermeyi ya akıl edememekte, ya gurur yapmakta, ya da hala bu eylem kırıcı tutumlarının arkasındadırlar...

***

Lemi Bilgin görevden alındığında oyunlarını , müziklerini çektiğini ilan eden bazıları üç gün sonra geri dönebilmektedir. (Dileyen kısa bir aramayla yaşanan olayları da kişilerin tutumlarını da bulabilir sır değildir)

***

Ben tiyatrom'da yer alacak bir haber-yorumumun bir parçası saydığımdan ve bilgiyi kaynağından almak istediğimden (Hilmi Bulunmaz'la) mail yoluyla bağlantı kurduğum için bana TİYAB'dan kınama kararı çıkarılmasında rol oynayanlardan, üstelik de kınanmam için en hararetli davrananlardan Metin Boran'ın dün aynı kişilerle Taksim'in orta yerinde bir cafede anlamlı saatler geçirebildiğini okuyabilmekteyiz. Bu birlikte bir masada buluşmanın mükafatı olarak, bazı kişisel bloglarda adının önüne mavi renkte "Linççi" yazılmaktan kurtuluveriyor ama bakalım maille ve sadece biriyle iletişim kurduğum için benimle ilgili kınama kararı çıkaran TİYAB tümüyle birden ve fiziki iletişim kurduğu için ona da kınama kararı çıkaracak mı göreceğiz.

***

TİYAB'dan bana yönelik kınanma kararıyla yetinmeyip, (TİYAB üyelerinin seçimi, önerisi, yada atamasıyla dahil olmadığım halde) tamamen ayrı bir girişimden de (Türkiye Tiyatrolar Birliği) aforozumu araya sıkıştırmaya çalışıveren ve kınama bildirisi yayınlandıktan sonra itirazım sonucu haklı bulunduğum ve TİYAB bildirisinden bu maddenin çıkarılmasını TİYAB üyelerinin kararıyla sağlattığım halde düzeltmeyi yapmamakta direnen İATP-G sitesi TİYAB üyelerinin iradelerini hiçe sayarak kapanana dek (hatta belki halen arşivinde) düzeltmeyi yapmamakta direniyor ama TİYAB üyeleri iradelerini ve kararlarını hiçe sayan İATP-G yi ve yayınını kınamayı aylar geçiyor akıl edemiyor! Kendi kararına, kendi iradesine, ve iradesinin ürününe sahip çıkamıyor, takipçisi olamıyor!

***

Bir Sanat Festivali, bir sol kökenli vakıf festival bünyesinde (hangi nedenle olursa olsun) darbe dönemini legalize edecek bakanlık görevini kabul etmiş bir kişiye ödül veriyor, bu ödülü vermesine iki yıldır mantıklı bir açıklama yada özeleştiri sunamıyor ve diğer sol yada en azından sanatçı olmanın aydınlığında, sorumluluğunda olması gereken kişi ve topluluklar bu yapılanı önemsemeyerek göz ardı edebiliyor ve halen bu organizasyonda boy gösterebiliyorlar.

Bu konu dile getirildiğinde iyi darbe/kötü darbe gibi anlamsız ve asla bağışlanamayacak bir cunta savunuculuğuna soyunanlar çıkabiliyor. Bu konu yeniden işlendiğinde sanki savunma yada özeleştirisi yapılmış gibi "kapanmış bir konuyu" , "gündemde olmayan bir konuyu" , "geride kalmış bir konuyu" deşmek , oyun bozanlık yapmak gibi görülüp gösterilmek istenebiliyor. Ama bu konuyu bir yılda kapanmış geride kalmış varsayanlar bir kişisel taciz konusu 10 yıl boyunca gündemde tutulabiliyorlar.

***

Nedim Saban bazı röportajlar yapıyor, Milliyet Sanat yayınlıyor, Röportajdaki bazı kişiler Cuma Boynukara'ya yönelik suçlama yapıyor ve Cuma Boynukara röportajı yapanı değil, röporajda bu kendisine yönelik suçlayıcı konuşan kişi yada toplulukları değil, röportajı yayınlayanları değil, röportajın haberinin haberini yayınlayan tiyatrom ve tiyatrodunyasi.com u eleştirmeyi seçiyor ama (hadi tiyatrom üyesi değil ama tiyatrdunyasi üyedir) TİYAB burada da müdahil olmuyor, Röportajı yapan Nedim Saban yada Cuma Boynukara'yı suçlayan kişi yada topluluklar haklıyız yada yanılmışız türünde bir açıklama yapmıyor, söylediklerinin arkasında durmuyor, Cuma Boynukara da ne tuhaftır ki hakkında suç isnat edenlerle, kendisine iftira edenlerle uğraşmaktan, bunları ulusal çapta yayın yapan dergide neşredenlerle uğraşmaktan herhalde vazgeçiyor ve haberin haberini yapanları kınamak gibi abuk sabuk ucubik tutumla yetinebiliyor!

***

Ve şimdi de "Herkes solcu olsun ama kimse bizden daha solda olmasın" anlayışındaki despot *1CHP'nin anlayışına benzer bir anlayışla "Biliyoruz, Farkındayız, Birlikteyiz" başlıklı bildiri yayınlayanlar, oyun tanıtımlarında susmamanın erdemliliğinden söz ederken gerçek yaşamda istiyor ki Biz susunca herkes sussun, yada "Kimse bizden daha keskinini söylemesin, sağduyulu(!) olsun, provakatif olmasın!!!

***

Kısacası KARANLIĞA KARŞI DURACAKSAK ÖNCE İÇİMİZDEKİ KARANLIKLARDAN , İKİYÜZLÜLÜKLERDEN, ÇİFTE STANDARTLARDAN KURTULMALIYIZ!.. Dün akşam beni telefonla arayıp uzun uzun konuşan içini döken bir tiyatro sanatçısı dostun söylediği gibi karanlık sadece AKP karanlığı değil, karanlık tiyatronun içinde, tiyatrocuların içinde. Eğer küçük menfaatler için, kısa süreli çıkarlar, beklentiler için uzlaşmaya meyilli tiyatrocular bulamasa AKP yada herhangi bir başka parti, veya eli sopalı bağnaz takımı da bu kadar kolay at oynatamazdı!

Tarih yukarıdakilerin tümünü yazdı tiyatrom da yayında olduğu sürece yukarıdakilerin tümünü sayfalarına taşıdı. Unutur gibi olduklarımız varsa hatırlandıkça eklenmiştir, eklenecektir. Elbette tarih bundan sonrasını da yazacak tiyatrom da var olduğu sürece yaşananları görecek, göstermeye çalışacaktır. Hoşunuza giden kısmına alkış tutmaya, hoşunuza gitmeyen kısımları görmezden gelmeye , suratınızı buruşturmaya yada "Ertuğrul Timur sen kim oluyorsun da ....." diyebilme özgürlüğüne sahipsiniz. Ama beğenmedikleriniz, suratınızı buruşturduklarınız yada öfkelendikleriniz sizin "kara" lekelerinizdir, bunların hiç birini tiyatro dünyasına ben kucağımda getirmedim unutmayınız.

İyisi mi temizliğe herkes kendi kapısının önünü (kafasının içini olarak da okuyabilirsiniz) süpürerek başlasın.

***

*1 CHP 70'li yılların despot Sosyal Demokrat Partisidir Şimdi bu bile değil direkt faşizme çok daha yakın bir partidir
(Kaynak: tiyatrom.com)

10 Şubat 2010 Çarşamba

LİNÇ KAMPANYASI ana sponsorlarından, sansürcü, iftiracı yayıncı Ahmet Ertuğrul Timur'la (nam-ı diğer 3. Abdülhamid) en son haberleşmemizin anatomisi!

LİNÇÇİ, sansürcü ve müfteri yayıncı Ahmet Ertuğrul Timur'u (nam-ı diğer 3. Abdülhamid) uzun zamandır tanırım. Tiyatronun sanat yanıyla ilgilenebilecek denli estetik bir bilince sahip olmasa da, yazı yazma yeteneği ve donanımı yetersiz olsa da, LİNÇÇİ yayıncı Ahmet Ertuğrul Timur'un (nam-ı diğer 3. Abdülhamid) tiyatroya yakın durmasını önemserim. LİNÇÇİ yayıncı Ahmet Ertuğrul Timur'la (nam-ı diğer 3. Abdülhamid), zaman zaman yollarımızın çakışmasıyla birlikte (benim sosyalist dünya görüşüne sahip olmam ve onun sosyalist düşünceye sıcak baktığı izlenimi veren söylemlerinin bulunması), çoğu zaman tam tersi olur; düşüncelerimiz gibi, yollarımız da çatışır. Çünkü o, sırtını, bir papağan marifetiyle ezberleme yeteneğini geliştirmiş LİNÇÇİLERE yaslar; ben ise, tüm benliğimi işçi sınıfının iktidara gelmesi için bir bilim hâline dönüştürülmüş sosyalizmin öngörüleriyle tiyatro yaparım. LİNÇÇİ yayıncı Ahmet Ertuğrul Timur (nam-ı diğer 3. Abdülhamid), sosyalist yönsemelerle düşünme niyeti ve gayreti içerisinde bulunmasına karşın, çevresindeki olumsuz kişilerin etkisinde kalması nedeniyle, tiyatroyu sanata taşıyamadığı gibi, sosyalist düşünceyi de bilime taşıyamıyor.

Türkiye tiyatrosunun alnına kapkara bir leke gibi kondurulan LİNÇ KAMPANYASI sürecinde, başta iftiracı ve LİNÇÇİ Prof. Dr. Özdemir Nutku ile "yalan makinesi" ve LİNÇÇİ yayıncı Mustafa Şükrü Demirkanlı olmak üzere, tiyatral gericilerin çıkarlarını korumak için önemli(!) bir görev üstlenerek, bu kampanyanın ana sponsorlarından biri olan LİNÇÇİ yayıncı Ahmet Ertuğrul Timur (nam-ı diğer 3. Abdülhamid), gerçekçi yazar Coşkun Büktel ile sosyalist sanatçı Hilmi Bulunmaz'ın sanatsal ifade olanaklarının imha edilmesi için canla başla çalıştı, çalışıyor ve anlaşılan o ki, yaşamı boyunca bu iğrenç çalışmayı, inanmış bir misyoner gibi her zaman sürdürecek.

LİNÇÇİ yayıncı Ahmet Ertuğrul Timur (nam-ı diğer 3. Abdülhamid), tiyatral gericilerin bayrak tutanı rolüyle sahneye çıksa da, içinde bulunan primitif düzeydeki "sosyalizm imgesinin ivmelendirmesiyle" olsa gerek, zaman zaman bize e-posta atarak, bizimle "iletişim kurmak" istiyor. Biz de, herkese uyguladığımız ilkemiz gereği, LİNÇÇİ yayıncı Ahmet Ertuğrul Timur'un (nam-ı diğer 3. Abdülhamid) e-postalarını görmezden gelmeyip, kendisine e-postayla ve/ya Internet sitemiz aracılığıyla anında yanıt veriyoruz.

Ancak...

Çok yakınımda bulunan, çok sevdiğim bir kişinin kanser olması ve bu hastalık sürecinin aylardır devam etmesi, ayrıca "kuyumculuk işlerim"in istencim dışında büyük bir yoğunluk kazanması nedenleriyle, LİNÇÇİ yayıncı Ahmet Ertuğrul Timur'a (nam-ı diğer 3. Abdülhamid), bu kez, anında yanıt verme gücünü kendimde bulamadım. Böylelikle, başta LİNÇÇİ yayıncı Ahmet Ertuğrul Timur (nam-ı diğer 3. Abdülhamid) olmak üzere, ilgili herkesten özür dileyerek, aşağıda sunmuş bulunduğum LİNÇÇİ yayıncı Ahmet Ertuğrul Timur'la (nam-ı diğer 3. Abdülhamid) yapmış olduğumuz "yazışma"nın yarım kalan kısmını tamamlamaya çalışacağım. (HB)


***


LİNÇÇİ yayıncı Ahmet Ertuğrul Timur'un (nam-ı diğer 3. Abdülhamid), "bardağında fırtına koparılan" "Yala Ama Yutma!" oyunuyla ilgili olarak bize gönderdiği e-posta:


Bilginize

09 Şubat 2010 16:41 tarihinde
www.tiyatrom.com <aetimur@gmail.com> yazdı:

BU EMAİL ACİL BİR KONUDA KAMUOYUNU BİLGİLENDİRMEK İÇİN OTOMATİK OLARAK YÜZLERCE ADRESE GÖNDERİLMİŞTİR KONUYLA VE TİYATROYLA İLGİNİZ YOKSA LÜTFEN DİKKATE ALMAYINIZ VE VERDİĞİM RAHATSIZLIK İÇİN BAĞIŞLAYINIZ

http://www.tiyatrom.com

SKANDAL! VAKİT GAZETESİ "YALA AMA YUTMA" OYUNUNU HEDEF GÖSTERDİ BEYOĞLU BELEDİYESİ OYUNLA VE OYUNU SAHNELEYEN TOPLULUKLA HİÇ BİR ORGANİK , FİİLİ BAĞI OLMASA DA BU OYUNUN SAHNELENDİĞİ VE VAKİT GAZETESİNDE ADI OLUMSUZ ANILAN KUMBARACI50 Yİ MÜHÜRLEDİ!...

HEMEN EN KISA SÜREDE KUMBARACI 50 ÖNÜNDE BİR PROTESTO DÜZENLENMESİNİ ÖNERİYORUM LÜTFEN BU EMAİLİ YAYINIZ

A.ERTUĞRUL TİMUR KONUYU ILIMLI GEÇİŞTİRMEYİ SEÇEN KUMBARACI50 YE VE BURAYI MÜHÜRLEYEN BELEDİYEYE SORUYOR! OKUYUNUZ


***


LİNÇÇİ yayıncı Ahmet Ertuğrul Timur'un (nam-ı diğer 3. Abdülhamid) bize gönderdiği yukarıdaki e-postaya bizim verdiğimiz yanıt:


09 Şubat 2010 19:41 tarihinde Tiyatro Oyun <tiyatroyun@gmail.com> yazdı:

Merhaba,

Tüm çelişkilerimize ve LİNÇÇİLİĞİNE karşın, bu bilgilendirmen için teşekkür ederim.

Not: Bu bilgiyi, gönderdiğinden üç saat sonra aldım. Değerlendireceğim.

Hilmi Bulunmaz


***


LİNÇÇİ yayıncı Ahmet Ertuğrul Timur'un (nam-ı diğer 3. Abdülhamid), bizim yukarıdaki yanıtımızdan sonra bize gönderdiği ve bizim "anında" yanıtlayamadığımız e-postaya, "diyalog" biçiminde verdiğimiz gecikmiş yanıt:


LİNÇÇİ yayıncı Ahmet Ertuğrul Timur (nam-ı diğer 3. Abdülhamid) diyor ki:

Sayın Bulunmaz,

LİNÇÇİ yayıncı Ahmet Ertuğrul Timur'u (nam-ı diğer 3. Abdülhamid) değerlendirelim:

Bana "Sayın" diye seslendiğine göre, ben de sana Sayın LİNÇÇİ yayıncı Ahmet Ertuğrul Timur (nam-ı diğer 3. Abdülhamid) diye sesleneyim.

LİNÇÇİ yayıncı Ahmet Ertuğrul Timur (nam-ı diğer 3. Abdülhamid) diyor ki:

mailim size özel değil genel bilgilendirmeydi. Sanıyorum mail listesi içerisinde size de ulaşmış.

LİNÇÇİ yayıncı Ahmet Ertuğrul Timur'u (nam-ı diğer 3. Abdülhamid) değerlendirelim:

Senin gönderdiğin e-postanın, bir genel bilgilendirme olduğunu bilmeme karşın, tiyatronun genel sorunları beni çok yakından ilgilendirdiği için, herkesin e-postasıyla ilgilendiğim gibi, senin e-postanla da ilgilendim. Ben, sana özel bir ilgi göstermiyorum; tiyatroyla ilgilenen herkese gösterdiğim ilgi kadar sana da ilgi gösteriyorum. Sen de tiyatroyla ilgilendiğine göre, sana da ilgi göstermek "zorundayım".

LİNÇÇİ yayıncı Ahmet Ertuğrul Timur (nam-ı diğer 3. Abdülhamid) diyor ki:

Elbette ulaşmasında sakınca yok. Fakat linççi tanımlamanızı anlamam mümkün değil. Zira biz sizin yazı hakkınızı elinizden almak, sizi silmek, sizi yok etmek gibi bir amaç taşımadığımız gibi imza kampanyasında da bunun altını çizdik. Bir insanı yada onun düşünme yazma hakkını asla elinden almaksızın linç nasıl oluyormuş ve siz bu kadar kolay linç edilebiceğiniz , yok edilebileceğiniz endişesinde misiniz merak ediyorum.

LİNÇÇİ yayıncı Ahmet Ertuğrul Timur'u (nam-ı diğer 3. Abdülhamid) değerlendirelim:

Senin e-postalarının bana da ulaşmasının, elbette benim için de bir sakıncası yok. Senin LİNÇÇİ tanımlamasını anlaman tabii mümkün olmaz. Bugün gidip Kenan Evren'e "sen FAŞİST birisin" desen, onun da senin bu "FAŞİST" tanımını anlayabilmesi mümkün olmaz. Hiçbir FAŞİST, hiçbir zaman açık açık FAŞİST olduğunu dile getirmek istemediği, getirmekten çekindiği gibi, senin gibi bir LİNÇÇİnin de LİNÇÇİ tanımlamasını anlaması mümkün olmaz.

Canım LİNÇÇİ kardeşim, "Kınıyoruz!" başlığı attığınız metnin spotunda şunlar yazıyor: "Tiyatro İnsanları Olarak, Yayınlarımıza ve Yayıncılarımıza Yönelik; İftira, Karalama, Baskı Altına Alma Girişimlerini Kınıyoruz!" Bu spottaki yalanlarla örülmüş ve alçakça hazırlanmış sözlerin diğerlerini bir yana bıraksak bile, bu "iftira" sözcüğü ne anlama geliyor. Benim, ("Kınıyoruz!" metnindeki tanımlamanızla "internet ortamını hesapsızca kullanan Hüseyin Hilmi Bulunmaz") bu "iftira" tanımlamasını anlamam mümkün değil.

Beş yıl önce Prof. Dr. Özdemir Nutku, Coşkun Büktel'in başyapıtı Theope'yi küçümsemek, hiçimsemek, bu başyapıtı tiyatro kamuoyundan uzaklaştırmak ve halkın beğenisine sunulmasını engellemek için, CD'yle saptanmış bir iftirada bulundu. Coşkun Büktel, Hilmi Bulunmaz ve Feridun Çetinkaya, bu iftiranın kitleler tarafından algılanması için uğraşırken, başta sen ve Mustafa Şükrü Demirkanlı olmak üzere, "kutsal iftiracınız" Prof. Dr. Özdemir Nutku'yu kurtarmak için, baştan aşağı yalan ve iftirayla dolu "Kınıyoruz!" metninde şöyle yazmayı uygun gördünüz:

"Tiyatromuzun saygın insanı Prof. Özdemir Nutku’yu, DT koordinasyon toplantısında Coşkun Büktel’in eseri gündem yapıldığında, görevi gereği Fransızca yazılmış bir 'Theope' ile karşılaştım, Fransızca bilenler karşılaştırsın sözünden yola çıkarak, Sayın Nutku’nun ben kimseyi suçlamadım sadece bir bakılmasını önerdim açıklamasını bile dikkate almadan, akıl almaz karalamalarla uzun süredir rencide etmektedirler."

Prof. Dr. Özdemir Nutku tarafından iftiraya uğrayan Coşkun Büktel'i iftiracı ve iftiracı Prof. Dr. Özdemir Nutku'yu da "mağdur" olarak göstermeye çalıştınız. Yuh olsun size, yuh! Ne yazık ki, ilenmekten başka umarımız kalmadı. Âdeta sözün bittiği yerde yaşıyoruz!

LİNÇÇİ yayıncı Ahmet Ertuğrul Timur (nam-ı diğer 3. Abdülhamid) diyor ki:

Biz sadece sizin alaycı, küfürlü hakarete dayalı tarzınızı demokratik hakkımızı kullanarak kitlelerin desteğini istedik ve aldık. Keşke siz de daha demokrasiyi özümsemiş biri olarak, sosyalist kültürünüzle küfür, tehdit yada hakaretten değil kitlelerden gücünüzü alarak küfür etmek yerine bizim beğenmediğimiz yayın tarzımızı, inanıyorsanız sansürcülüğümüzü yada her tür söylemlerimizi veya davranışlarımızı kınamayı ve kitlelere duyurmayı , kitleler önünde mahkum etmeyi, ettirmeyi tercih etseydiniz. Asla bunu linç saymaz ve kitle desteğinizle doğruluğunu düşünür alır başımızın üzerinde kabul ederdik. Ama demokratça davranıp kınamak duyurmak taraftar bulmak yerine , bulamadığınız yada bulamayacağınızı umduğunuz kamuoyu desteği yerine küfür hakaret ve tehdide dayanmayı tercih ettiniz. Bu da kampanyanın ne kadar doğru olduğunu kanıtladı.Elbette bu da bir tercihtir ve tercih sizin hakkınızdır. Ama bu tercih sizin hakkınız olduğu kadar kınamak da bizim hakkımızdır ve demokratik bir şekilde kınama hakkımızı kullandık. En azıdan ben kendi adıma sizinle başkaca hiç bir sorunum olduğunu düşünmüyorum.

LİNÇÇİ yayıncı Ahmet Ertuğrul Timur'u (nam-ı diğer 3. Abdülhamid) değerlendirelim:

Kocaman bir yalan. Her şeyden önce LİNÇ KAMPANYASI sonucu topladığınız imzaların bir kısmı istenç dışı (Örnekse bakınız: İhsan Ustaoğlu), bir kısmı imalat (Örnekse bakınız: Jack Napier), bir kısmı mükerrer (Örnekse bakınız: Bir LİNÇ darbesi girişimiyle Coşkun Büktel ile Hilmi Bulunmaz'ın sanatsal ifade olanaklarını imha etmek isteyenlerin mükerrer imza kullanma alçaklığı!) imzalardan oluşuyor. 1100(!) kişiden aldığınızı iddia ettiğiniz imzaların birçoğuna kargalar bile gülüyor. İmza imalatı yapmayıp, istenç dışı imzalar eklemeyerek, mükerrer imzalar kullanmasaydınız, yani gerçekten 1100 kişiden imza alsaydınız bile, Prof. Dr. Özdemir Nutku'nun Coşkun Büktel'e attığı iftiranın üzerini örtmeniz mümkün olamazdı. "Yaşasın Sansür" diye başlık atacak denli zıvanadan çıkan birinin, hâlâ demokrasicilik oynaması, iftirayı desteklemek için bizlere iftira atan birinin kitlelere yaslanma yalanını uydurması, mükerrer imzalarla tıka basa doldurduğu LİNÇ KAMPANYASI için övücü sözler eden birinin bize sosyalizmi öğretme çabası, inan olsun midemi bulandırıyor.

LİNÇÇİ yayıncı Ahmet Ertuğrul Timur (nam-ı diğer 3. Abdülhamid) diyor ki:

İyi günler dilerim

LİNÇÇİ yayıncı Ahmet Ertuğrul Timur'u (nam-ı diğer 3. Abdülhamid) değerlendirelim:

Ben de sana da iyi LİNÇLER dilerim!


***


Not: Yukarıdaki yazıda bulunan "demokratik hakkımız"ı biz kırmızılaştırdık. Ayrıca, yazışma daha rahat okunulur hâle gelsin diye, editoryal müdahalede bulunduk. (HB)


Ayrıca bakınız:

LİNÇÇİ Ertuğrul Timur, öznesiz tümce kuruyor!

Yalan makinesi ve küfürbaz Mustafa Demirkanlı'nın sözde küfre karşı kampanyasına alet olanların imzaladıkları metni ve alet olanları teşhir ediyoruz!

Linç imzacıları listesi

8 Şubat 2010 Pazartesi

Bulunmaz Tiyatro oyuncularından bir kısa film!

Özgürlük Sırtından Vurulmuş-Kısa Film (Short Film) from oğuzcan önver on Vimeo.

Bulunmaz Tiyatro'nun "Ücretsiz Oyunculuk Çalışmaları"na katılan sanatçıların hazırladığı bu videoyu, çok kısa bir zamanda tam 650 kişi izledi!

DETİS: Tiyatro sahneleri sizin "kapalı alanlar"ınız değildir!

Oğuz Atay'ın "Korkuyu Beklerken" adlı öyküsünden oyunlaştırılan ve Öteki Tiyatro'da sahnelenen oyunda, bir oyuncunun rolü gereği sahnede sigara içmesi nedeniyle; Sağlık Bakanlığı yetkilileri "kapalı alanda sigara içildiği gerekçesiyle " tutanak tutmuşlardır.

Sanata saldırının, sağlık kılıfına sokulmuş olması, ülkemize özgü garipliklerin en yenisidir. İster istemez, pek çok soru takılıyor insanın aklına: Kimi oyunlarda -çoğunlukla vişne suyu ya da çaydır kadehe konan- içki içildiği de olabiliyor nadiren. Acaba tiyatroların içki ruhsatı alması gerekir mi? Bir ressamın sergisinde, sigara içen insan figürleri varsa, izlenecek yol ne olmalıdır? Sigaralar mozaiklenerek kapatılsın mı, yoksa en iyisi o sergiye hiç gitmemek midir? Diyelim ki Ara Güler, "Edebiyatçı Dostlarım" diye bir fotoğraf sergisi açtı, Sait Faik'ten Özdemir Asaf'a pek çok edebiyatçının fotoğrafları var. Gelin görün ki hemen hepsinin elinde ya da dudağında sigara! Çözüm ne olabilir? Sigaraları siyah bir bantla kapatmak mı yoksa daha iyisi Sait Faik'in gözlerine bir bant çekmek mi? Böylelikle, kimse de öğrenmez Sait Faik'i!.. Kimse tiyatroya gitmez, sergilere, müzelere gitmez! Acaba amaçlanan bu mudur?

Bugün sanata müdahale eden anlayış, yarın yaşama müdahale edecektir. Bugün sanat eserinden rahatsız olanlar, yarın aykırı buldukları düşünceyi yok etmek isteyeceklerdir.

Öyleyse şimdiden bütün renkleri karalayalım... Dekorları parçalayalım… Şiiri, müziği söyletmeyelim…

Geriye ne kalır? Çöle dönmüş, çorak bir ülke kalır.

Biz Devlet Tiyatrosu sanatçıları olarak, bu süreci çok tehlikeli buluyoruz.

Şu biline, tiyatro sahneleri sizin "kapalı alanlar"ınız değildir!

Bu ülkede artık, hiç kimse “korkuyu” beklemek istemiyor.


Şahin Ergüney
DETİS (Devlet Tiyatroları Sanatçıları Derneği) Genel Başkanı

............................................Haber Giriş Tarihi: 30 Ocak 2010

(Kaynak: tiyatrodergisi.com.tr)