Sosyalist sanatçı Hilmi Bulunmaz'a ait bu site, sosyalist kültürün oluşumuna katkıda bulunmak amacıyla yayınlanıyor.
26 Haziran 2010 Cumartesi
24 Haziran 2010 Perşembe
beşinci mevsimi onuncu köyde yaşayan adam
dedi adam
önce ilkbaharı
sonra yazı
ardından sonbaharı
ve sonunda kışı yaşadım
dedi adam
adam dedi ki
ilkbaharı yaşarken mutluydum
yazı yaşarken mutlu
sonbaharı yaşarken mutluydum
ve kışı yaşadığım için çok mutlu
şimdi sırada beşinci mevsim
ve onuncu köy var
bu mevsim çok uzun sürecek
belki hiç bitmeyecek
ve bu köy çok büyük
bu köy asla terk edilmeyecek
fotoğraf ve şiir: hilmi bulunmaz
yirmi dört haziran iki bin on perşembe
9 Haziran 2010 Çarşamba
beyaz renkli bir goncayken üzerine kan damlaması sonucu ağır ağır pembeleşen gülün giderek kırmızılaşacağının acısıyla yazılmış trajik bir şiir örneği
mavi renkli bir gemi
ve deniz boyandı kana
bir düş çürüdü insanın umudunu yakarak
mavi renkli bir düş
ve deniz boyandı kana
şeytan renkli gemiler kalktı ölümcül limanlardan
insan kanına susamış insan kanıyla beslenen gemiler
ve deniz boyandı kana
insanlığın fotoğraf albümüne sinmiş kötücül canavar
ağzında insan renkli kan var
ve deniz boyandı kana
gazetelere sekiz sütun yalan
internete boğuk sesli borazan
ve deniz boyandı kana
düşlerin tılsımından uzak
uyanma zamanında yaşıyor insan
ve deniz boyandı kana
fotoğraf ve şiir: hilmi bulunmaz
dokuz haziran iki bin on çarşamba
29 Nisan 2010 Perşembe
LİNÇ imzâcısı Ertuğrul Timur'un 1 Mayıs dâveti bile net değil...
1 MAYIS 2010'A DOĞRU
Ertuğrul Timur
aetimur@gmail.com
1977'den 2010'a tam 33 yıl.
(Yukarıdaki tümceyle, aşağıdaki tümceyi soluklanarak okursanız, Timur'un matematik dersi vermeye çalıştığını hemen anlarsınız!)
1977'de doğanlar bugün otuz üç yaşında adam yada kadın.
Ben 14 yaşında henüz ortaokul öğrencisiydim. O gün Taksim'de olmuş ama On dört yaşında birine tanınmış toleransla orantılı olarak sonuna dek kalamadan dönmüştüm.
(Timur, matematikte 13'ten sonra ve 15'ten önce gelen sayıyı, hem rakamla -14- ve hem de yazıyla -On dört- diye yazarak, kendisindeki yazma yeteneksizliğini gizlemeye çalışıyor!)
xxx
Yılını hatırlamıyorum ama 80'lerin sonuydu sanırım. (Mustafa Sarıgül'ün milletvekilliği yaptığı 18. dönem. 14 Aralık 1987 - 20 Ekim 1991 arasıdır)
(Timur, karar verip yazı yazmaya oturmuş, ama kafası o denli dağınık ki, içinde bulunduğu durumun yıllarını bile hatırlamıyor. Hatırlamaya çalışırken de, Mustafa Sarıgül'ün milletvekilliği yaptığı zamanı kerteriz noktası olarak kabul ediyor.)
12 eylül darbesinden sonra ilk defa açıkça 1 Mayıs kutlamasından söz ediliyordu. Bırakın Taksim'i Çağlayan yada Şişli'ye de razıydık ama veren kim? Ancak korsan eylem konularak kutlanabiliyordu.
(Timur, "Çağlayan yada Şişli'ye de razı" olabilir. Tabii ki böyle düşünme hakkına sahip. Ancak, devrimciler, her zaman için Taksim'i zorladılar; Taksimi istediler ve burjuvazi, seve seve olmasa da söke söke burayı devrimcilere teslim etmek zorunda kaldı. Taksim teslim alınana dek nice insanlar biber gazı yedi, nice insanlar işkence tezgâhlarına çekildi. Bunları unutmadık, unutmayacağız!)
Şişlide kutlama fikri en fazla ilgi görendi. Henüz yeniden örgütlü yapılara da kavuşamamıştık.
(Ama örgütlü yapılara kavuşanlar vardı ve Taksim'i burjuvazinin en büyük örgütü olan devlet vermedi; büyük yürekleriyle örgütlü yapılar aldı!)
Gittik..
(Güle güle.)
Ama etrafta polisten başka Bir Mayıs'a dair bir şey yok. İnsana acaba bir tek biz mi geldik dedirtecek bir sıradanlık. Şişli her zamanki gibi. Caddede yürüyenler, banklarda oturanlar, vitrinleri seyredenler. Hayal kırıklığı mı olmuştu? Darbeden sonra "Ulan inadına varız biz" diyemeyecek miydik? Oradaki herhangi birileri gibi vitrinlere bakarak oyalandık biz de .
(Örgütsüz insanın tipik ürkeklik tavrı. Örgütlü insanlar, zâten belli bir iletişimle "oraya" gitmiş olacakları için, "acaba" ürküsüne asla sahip olmazlar. Örgütlü insanlar, 1 Mayıs'ı yada herhangi bir eylemliliği, "inadına" yapmazlar. Onlar, sadece ve sadece işçi sınıfının iktidara yürüdüğü yolda bir yoldaş olmanın tarihsel disipliniyle hareket ederler.)
Sonra birden bir araba geldi. İçinden milletvekili Mustafa Sarıgül ve bazı adamlar indi. Bir anda ne olduysa o vitrinlere bakan, bankta oturmuş gazete okuyan, ileri geri yürüyen insanlar hızla arkasında bir kortej oluşturdu ve adeta Şarlo filmlerindeki hızlı film kareleri gibi hızlı acele bir yürüyüş başladı. Yüzelli, İkiyüz kişi var yada yoktu. Yaşasın 1 mayıs sloganları atarak bu kortej Mustafa Sarıgül'ün arkasında kısa bir tur attı. O kadar kısaydı ki yaya geçidinin bir tarafından çıkılıp diğer tarafından inildi. Bu kısacık anda polisler hızla hareketlendi panzerler canlandı, tepemizde anında patpat sesleriyle bir helikopter peydahlandı kortejin önü kesildi ve sonra o kalabalık yine sıradan kalabalıkların arasına dağıldı kayboldu. İşte bir kaç dakika da olsa darbe sonrasında ilk kitlesel "Bir Mayıs" kutlanmıştı.
(Canım kardeşimTimur, orada ürkek birer tavuk gibi toplanıp, ürkek birer sincap gibi pandomim adımlarıyla yürüyenlerin ağızlarından çıkan "yaşasın 1 mayıs" sloganını, bence yanlış duymuşsun. Onların ağızlarından çıkan gerçek slogan şuydu: "Yaşasın Mustafa Sarıgül ve Sarıgül'ün bize iş ve/ya avanta sağlama ihtimâli!" Ürkek birer tavuk gibi toplanıp, ürkek birer sincap gibi yürüyenler, tarihin işçi sınıfı lehine işlemesi için yoldaşlık yapmazlar; onlar, burjuva politikacıların kapitalizmi ilelebet muhafaza ve müdafaa etmesi için birer figüran olarak hareket ederler.)
xxx
Kaç yıl geçmişti günlük tutmadığım ve not etmediğim için bunun da yılını hatırlamıyorum ama biraz daha yıllar geçmiş ve artık darbe sonrasının ilk yasal Bir Mayıs'ı Çağlayan'da yapılacaktı. Bu kez korsan değil sendika pankartları açık resmi izinli bir kutlamaydı. Katılım mı? Beşyüz, altıyüz hadi bilemedin bin kişi de. Öyle ki cadde trafiğe bile kapatılmamış otobüsler çalışıyordu. Sonuç mu? Resmi izinli olmasına ve öyle çok büyük bir taşkınlık olmamasına karşın polis saldırısı, yerlerde sürüklenen gençler, suratlarına tekme atılanlar, ve kaçışan otobüslere binip kurtulmaya çalışanlar...
(Bir eylemin, hele bu eylem önemli bir toplumsal bir eylemse, tarihini anımsamamak, o eyleme verilen önemin kanıtıdır. Zaman ve uzam kavramına bu denli uzak bir kişinin, bir tiyatro sitesi hazırlaması, inanın beni çok üzüyor. Tarih bilincinden yoksun böyle bir kişi, olsa olsa bir olur ve bir LİNÇ KAMPANYASI düzenler. Türkiye tiyatrosunun çürümesini engellemek için gerçekçi yazılar yazan Coşkun Büktel'le, yine bu tiyatronun işçi sınıfı lehine gelişmesi için ömrünü yatıran sosyalist sanatçı Hilmi Bulunmaz'ın sanatsal ifade olanaklarını imha etmek için başlatılan LİNÇ KAMPANYASININ "1 No'lu sanığı" Timur, yine üfürüyor; yine sallıyor; yine desteksiz atıyor!)
xxx
Sonra başka Bir mayıs'lar geldi. Kiminde polis tarafından milletvekilleri dahi dövüldü, kiminde çiçekleri tekmeleyen, camları kıran bir kaç kişiyi kaydedip defalarca TV ekranlarında karşı propaganda malzemesi olarak kullandılar, kiminde sendikaların yasal kutlamaları, kiminde ara sokaklardan Taksim'i zorlayan gruplar. Ben kiminde Eğitim-Sen'li, kiminde TGS'li, kiminde ÖDP'li, kiminde farklı pankartlar arkasında kiminde bireysel oldum, katılamadıklarımda oldu.
Düşünüyorum da 77 (1977 yılı) ve sonrasında doğanlar bir yana ben bile emekliliğine sadece 2,5 yıl kalmış bir işçi olarak tüm işçilik yaşamında ağız tadında bir İşçi bayramı (Bayramı) kutlayamamışım.
TAKSİM İZNİ
Geçen yıl her şeye rağmen Taksim denildi ve her tür baskıya rağmen başarıldı. Taksim kazanıldı. Bu yıl da resmi olarak Taksim kutlamaya açıldı. Bu geçen yıllardaki zorlamanın kazanımı mı yoksa son dönemlerde "sendikalara rağmen" gelişen işçi hareketleri nedeniyle mevcut sendikalara prestij kazandırma amaçlı bir vitrin çabası mıydı tartışılıyor.
Türkiye'de sendikalılık sevilmez ve sendikalı olmaya karşı yeterince caydırıcılık vardır. Ama son kertede kontrolsüz yada kontrolden çıkan güç yerine elbette kontrollü olan, güdümlü ve yasalarla kısıtlanmış sendikaların kontrolü altındaki yapılanmalar tercih nedenidir. Eğer bu yıl da sendikalar kitlesel eylemlerini farklı alanlarda kutlamaya hazırlanırken sol ve bağımsız güçler Taksim'de varlığını gösterirse bu sendikaların prestij kaybını daha da artıracaktı. Geçen yıl onca önleme rağmen başarılmış bir Taksim eylemliliği söz konusuydu ve bu yıl daha da özgüvenle , kararlılıkla Taksim'in zorlanacağı açıktı.
Kaldı ki hükümetin demokratikleşme paketinin gündemde olduğu bir dönemde yapılan polisiye baskılar da dönüp hükümeti vuruyor, bu durumda Taksim'i teslim etmekten gayri bir pratik ve akılcı çözüm görünmüyordu.
Bu yıl Taksim'in 1 Mayıs'a açılması üzerine görüşler çeşitlenebilir. Bunu hükümetin iyi niyetine bağlayanlar da olabilir daha onlarca sebeplere dayandırılmış onlarca düşünce de dile getirilebilir. Nedenlere dayandırılsa da tümü soyut , kişisel düşüncelerdir ve katılırsınız yada katılmazsınız benim kafamda güçlenen çıkarım budur.
Derleyebildiğim 2009, 2010 yılı işçi eylemliliklerinden bazıları :
- Tersanelerde yaşanan ölümlere karşı bağımsız Limter-İş ve örgüt destekli karşı duruşlar sergilendi
- Yörsan Eylemi uzun süre gündemi kapladı ve işçi eylemi tüketici boykotlarıyla kitleselleşti
- Tezcan Galvaniz’de işten atılmalara karşı 400 işçinin polis barikatlarını fiilen aşarak ve D-100 karayolunu kapatarak şehir merkezine kilometrelerce yürümeleri
- Renault, Bosch, Türk Philips ve Asil Çelik’te üretime ara verilmesi ve ücretsiz izinlere karşı işçilerin yaptığı protesto yürüyüşleri
- Sifaş, Nergis Tekstil, Ünsa Ambalaj, Gürsaş, Koluman-Kogel, Lgs-Sky gibi birçok fabrikada işten atılmalara karşı ve sendikalaşma mücadelesi nedeniyle ortaya çıkan fabrika direnişleri
- DESA, Unilever, IBM gibi uzun süre devam eden işçi eylemleri ve direnişler
- Vira ve Kürşat adlı taşeron firmalarda çalışan işçiler, sözleşmelerinin yenilenmesi ve kadrolu çalışma talepleriyle direniş ve açlık grevi
- TORGEM Tersanesi işçilerinin üç aylık ücretlerini alamamaları üzerine başlattıkları eylem
- Sinter işçilerinin 36 saat süren fabrika işgali
- DESA Deri, Kurtiş Matbaası, Entes Elektronik, Grammer, Asil Çelik, Asemat, Şirin Tekstil, direnişleri
- Yozgat ve Çorum Şeker Fabrikalarının (Fabrikaları'nın / fabrikalarının) özelleştirilmesine karşı şeker işçileri direnişi. Arap asıllı Savola firmasının yetkilileri 6 Kasım günü şeker işçileri direnişi karşısında duramayıp kaçtılar
- Çemen Tekstil, Diyarbakır tuğla işçileri, Ümraniye OSB’de, Sinter’de, Beylikdüzü Sanica’da, Esenyurt Belediyesi’nde, Marmaray’da ve Samatya Hastanesi’nde işçi eylemleri, kazanımları
- TEKEL işçilerinin direnişi döneme damgasını vurdu. 40’ı aşkın işyerinin kapatılmasına ve özlük haklarının gaspına karşı mücadele eden TEKEL işçileri yerellerde başlayan eylemlerini Ankara’ya taşıdılar. Ankara’yı mesken tutan TEKEL işçileri ülkenin genelini etkileyecek bir dinamizmi (dinamizm) yarattı.
NİHAYET SİVİL VE ŞÜKÜR Kİ SINIFSAL MUHALEFET
AKP karşıtlığını generallerde, darbecilerde, Ergenekoncularda (Ergenekoncular'da), CHP-MHP Faşist koalisyon beklentilerinde görüp, halkımızı kırk katırla kırk satır arasına kilitlemeye çalışanlara inat havanın yeniden işçi sınıfından yana esmeye başlaması, yeniden tek alternatifin sınıfsal mücadeleden geçtiğinin görülmeye başlaması, bazı kitlesel sol partilerin son yıllarda düştüğü marjinal, küçük burjuva muhaliflikleri yada liberal çizgilerden sıyrılıp yeniden emek, emekçi söylemlerini hatırlamaya başlamaları umut vericidir.
Bu nedenle de elbette Taksim önemlidir, Elbette 1 Mayıs önemlidir. Ama bundan da önemlisi sınıf dayanışmasının, sınıfsal mücadelenin ve sınıfsal muhalefetin her gün her alanda öne çıkarılıp yükseltilmesi olsa gerek. Tekel çadırında AKP kararına direnen başörtülü emekçileri gördük. Onlar sorunun başörtüleri yada inançları değil yönetenle yönetilenler, sömürenle sömürülenler sorunu olduğunu yaşayarak gördüler. Bu tüm ülkede ve emekçi, köylü, dar gelirli kesimde görülmeye başlanmıştır ve AKP inanç tacirliğiyle beslendiği varoşlardan, emekçi kesimlerden oy kaybetmeye başlamıştır. Şimdi sola düşen görev bu kopuş ve arayışları doğru alanlara kanalize etmede öncü rolü başarabilmesidir.
BİR TESPİT
İşe gitmek için bazı günler çevre yolu Mecidiyeköy üzerinden bazen Unkapanı-Taksim-Şişli üzerinden bir hayli yol kat ederim. Her ikisi de yaklaşık 15'er kilometredir. Geçen hafta sonu bir gün Sefaköy tarafında diğer bir gün Eyüp, Alibeyköy, Hasdal tarafında bulundum ve bu güzergahları da geçtim. Yani İstanbul'un tamamını değilse de bir hayli yolunu, semtini kat ettim.
Sizin de dikkatinizi çekti mi bilmem ama 1 Mayıs kutlamalarına sadece 2 gün kaldı ve İstanbul duvarlarında insanları 1 Mayısa (Mayıs'a) çağıran afiş, pankart adeta hiç yok...
Neredeyse diyebilirim ki darbe dönemleri hariç afiş, pankart, çağrı yönünden en sönük 1 Mayıs öncesi (öncesini) yaşıyoruz. Hatta her şeye hergün bir çok (birçok) çağrı grubu kurulurken internette dahi 1 Mayıs coşkusu, çağrısı yok denecek kadar az.
Sendikalar, dernekler, örgütler Taksim'e çıkacak olmanın hazzıyla sadece o güne ve o gün yapacaklarına mı kilitlendiler acaba? Umuyorum ki halka dönük sokak çağrılarının azlığına karşın üyelerine yönelik katılım çabaları olmuş olsun ve Taksim'e yıllar sonra geniş bir katılım mümkün olabilsin. (Dünkü Evrensel'e bakarsak Sendika ve STK'lar geniş katılım için çabalıyor ve Marmara bölgesini -Bölgesi'ni- İstanbul'a taşımaya çabalıyorlarmış) Tam da Taksim alınmışken katılım azlığı yada kutlama, anma coşkusunun yaratılamaması herhalde sınıf düşmanlarını ve "Taksim'e gelin ama fazla kalabalık gelmeyin" diyebilmiş İstanbul valisini (Valisini) bir hayli mutlu edecektir.
(Kaynak: tiyatrom.com)
Ertuğrul Timur
aetimur@gmail.com
1977'den 2010'a tam 33 yıl.
(Yukarıdaki tümceyle, aşağıdaki tümceyi soluklanarak okursanız, Timur'un matematik dersi vermeye çalıştığını hemen anlarsınız!)
1977'de doğanlar bugün otuz üç yaşında adam yada kadın.
Ben 14 yaşında henüz ortaokul öğrencisiydim. O gün Taksim'de olmuş ama On dört yaşında birine tanınmış toleransla orantılı olarak sonuna dek kalamadan dönmüştüm.
(Timur, matematikte 13'ten sonra ve 15'ten önce gelen sayıyı, hem rakamla -14- ve hem de yazıyla -On dört- diye yazarak, kendisindeki yazma yeteneksizliğini gizlemeye çalışıyor!)
xxx
Yılını hatırlamıyorum ama 80'lerin sonuydu sanırım. (Mustafa Sarıgül'ün milletvekilliği yaptığı 18. dönem. 14 Aralık 1987 - 20 Ekim 1991 arasıdır)
(Timur, karar verip yazı yazmaya oturmuş, ama kafası o denli dağınık ki, içinde bulunduğu durumun yıllarını bile hatırlamıyor. Hatırlamaya çalışırken de, Mustafa Sarıgül'ün milletvekilliği yaptığı zamanı kerteriz noktası olarak kabul ediyor.)
12 eylül darbesinden sonra ilk defa açıkça 1 Mayıs kutlamasından söz ediliyordu. Bırakın Taksim'i Çağlayan yada Şişli'ye de razıydık ama veren kim? Ancak korsan eylem konularak kutlanabiliyordu.
(Timur, "Çağlayan yada Şişli'ye de razı" olabilir. Tabii ki böyle düşünme hakkına sahip. Ancak, devrimciler, her zaman için Taksim'i zorladılar; Taksimi istediler ve burjuvazi, seve seve olmasa da söke söke burayı devrimcilere teslim etmek zorunda kaldı. Taksim teslim alınana dek nice insanlar biber gazı yedi, nice insanlar işkence tezgâhlarına çekildi. Bunları unutmadık, unutmayacağız!)
Şişlide kutlama fikri en fazla ilgi görendi. Henüz yeniden örgütlü yapılara da kavuşamamıştık.
(Ama örgütlü yapılara kavuşanlar vardı ve Taksim'i burjuvazinin en büyük örgütü olan devlet vermedi; büyük yürekleriyle örgütlü yapılar aldı!)
Gittik..
(Güle güle.)
Ama etrafta polisten başka Bir Mayıs'a dair bir şey yok. İnsana acaba bir tek biz mi geldik dedirtecek bir sıradanlık. Şişli her zamanki gibi. Caddede yürüyenler, banklarda oturanlar, vitrinleri seyredenler. Hayal kırıklığı mı olmuştu? Darbeden sonra "Ulan inadına varız biz" diyemeyecek miydik? Oradaki herhangi birileri gibi vitrinlere bakarak oyalandık biz de .
(Örgütsüz insanın tipik ürkeklik tavrı. Örgütlü insanlar, zâten belli bir iletişimle "oraya" gitmiş olacakları için, "acaba" ürküsüne asla sahip olmazlar. Örgütlü insanlar, 1 Mayıs'ı yada herhangi bir eylemliliği, "inadına" yapmazlar. Onlar, sadece ve sadece işçi sınıfının iktidara yürüdüğü yolda bir yoldaş olmanın tarihsel disipliniyle hareket ederler.)
Sonra birden bir araba geldi. İçinden milletvekili Mustafa Sarıgül ve bazı adamlar indi. Bir anda ne olduysa o vitrinlere bakan, bankta oturmuş gazete okuyan, ileri geri yürüyen insanlar hızla arkasında bir kortej oluşturdu ve adeta Şarlo filmlerindeki hızlı film kareleri gibi hızlı acele bir yürüyüş başladı. Yüzelli, İkiyüz kişi var yada yoktu. Yaşasın 1 mayıs sloganları atarak bu kortej Mustafa Sarıgül'ün arkasında kısa bir tur attı. O kadar kısaydı ki yaya geçidinin bir tarafından çıkılıp diğer tarafından inildi. Bu kısacık anda polisler hızla hareketlendi panzerler canlandı, tepemizde anında patpat sesleriyle bir helikopter peydahlandı kortejin önü kesildi ve sonra o kalabalık yine sıradan kalabalıkların arasına dağıldı kayboldu. İşte bir kaç dakika da olsa darbe sonrasında ilk kitlesel "Bir Mayıs" kutlanmıştı.
(Canım kardeşimTimur, orada ürkek birer tavuk gibi toplanıp, ürkek birer sincap gibi pandomim adımlarıyla yürüyenlerin ağızlarından çıkan "yaşasın 1 mayıs" sloganını, bence yanlış duymuşsun. Onların ağızlarından çıkan gerçek slogan şuydu: "Yaşasın Mustafa Sarıgül ve Sarıgül'ün bize iş ve/ya avanta sağlama ihtimâli!" Ürkek birer tavuk gibi toplanıp, ürkek birer sincap gibi yürüyenler, tarihin işçi sınıfı lehine işlemesi için yoldaşlık yapmazlar; onlar, burjuva politikacıların kapitalizmi ilelebet muhafaza ve müdafaa etmesi için birer figüran olarak hareket ederler.)
xxx
Kaç yıl geçmişti günlük tutmadığım ve not etmediğim için bunun da yılını hatırlamıyorum ama biraz daha yıllar geçmiş ve artık darbe sonrasının ilk yasal Bir Mayıs'ı Çağlayan'da yapılacaktı. Bu kez korsan değil sendika pankartları açık resmi izinli bir kutlamaydı. Katılım mı? Beşyüz, altıyüz hadi bilemedin bin kişi de. Öyle ki cadde trafiğe bile kapatılmamış otobüsler çalışıyordu. Sonuç mu? Resmi izinli olmasına ve öyle çok büyük bir taşkınlık olmamasına karşın polis saldırısı, yerlerde sürüklenen gençler, suratlarına tekme atılanlar, ve kaçışan otobüslere binip kurtulmaya çalışanlar...
(Bir eylemin, hele bu eylem önemli bir toplumsal bir eylemse, tarihini anımsamamak, o eyleme verilen önemin kanıtıdır. Zaman ve uzam kavramına bu denli uzak bir kişinin, bir tiyatro sitesi hazırlaması, inanın beni çok üzüyor. Tarih bilincinden yoksun böyle bir kişi, olsa olsa bir olur ve bir LİNÇ KAMPANYASI düzenler. Türkiye tiyatrosunun çürümesini engellemek için gerçekçi yazılar yazan Coşkun Büktel'le, yine bu tiyatronun işçi sınıfı lehine gelişmesi için ömrünü yatıran sosyalist sanatçı Hilmi Bulunmaz'ın sanatsal ifade olanaklarını imha etmek için başlatılan LİNÇ KAMPANYASININ "1 No'lu sanığı" Timur, yine üfürüyor; yine sallıyor; yine desteksiz atıyor!)
xxx
Sonra başka Bir mayıs'lar geldi. Kiminde polis tarafından milletvekilleri dahi dövüldü, kiminde çiçekleri tekmeleyen, camları kıran bir kaç kişiyi kaydedip defalarca TV ekranlarında karşı propaganda malzemesi olarak kullandılar, kiminde sendikaların yasal kutlamaları, kiminde ara sokaklardan Taksim'i zorlayan gruplar. Ben kiminde Eğitim-Sen'li, kiminde TGS'li, kiminde ÖDP'li, kiminde farklı pankartlar arkasında kiminde bireysel oldum, katılamadıklarımda oldu.
Düşünüyorum da 77 (1977 yılı) ve sonrasında doğanlar bir yana ben bile emekliliğine sadece 2,5 yıl kalmış bir işçi olarak tüm işçilik yaşamında ağız tadında bir İşçi bayramı (Bayramı) kutlayamamışım.
TAKSİM İZNİ
Geçen yıl her şeye rağmen Taksim denildi ve her tür baskıya rağmen başarıldı. Taksim kazanıldı. Bu yıl da resmi olarak Taksim kutlamaya açıldı. Bu geçen yıllardaki zorlamanın kazanımı mı yoksa son dönemlerde "sendikalara rağmen" gelişen işçi hareketleri nedeniyle mevcut sendikalara prestij kazandırma amaçlı bir vitrin çabası mıydı tartışılıyor.
Türkiye'de sendikalılık sevilmez ve sendikalı olmaya karşı yeterince caydırıcılık vardır. Ama son kertede kontrolsüz yada kontrolden çıkan güç yerine elbette kontrollü olan, güdümlü ve yasalarla kısıtlanmış sendikaların kontrolü altındaki yapılanmalar tercih nedenidir. Eğer bu yıl da sendikalar kitlesel eylemlerini farklı alanlarda kutlamaya hazırlanırken sol ve bağımsız güçler Taksim'de varlığını gösterirse bu sendikaların prestij kaybını daha da artıracaktı. Geçen yıl onca önleme rağmen başarılmış bir Taksim eylemliliği söz konusuydu ve bu yıl daha da özgüvenle , kararlılıkla Taksim'in zorlanacağı açıktı.
Kaldı ki hükümetin demokratikleşme paketinin gündemde olduğu bir dönemde yapılan polisiye baskılar da dönüp hükümeti vuruyor, bu durumda Taksim'i teslim etmekten gayri bir pratik ve akılcı çözüm görünmüyordu.
Bu yıl Taksim'in 1 Mayıs'a açılması üzerine görüşler çeşitlenebilir. Bunu hükümetin iyi niyetine bağlayanlar da olabilir daha onlarca sebeplere dayandırılmış onlarca düşünce de dile getirilebilir. Nedenlere dayandırılsa da tümü soyut , kişisel düşüncelerdir ve katılırsınız yada katılmazsınız benim kafamda güçlenen çıkarım budur.
Derleyebildiğim 2009, 2010 yılı işçi eylemliliklerinden bazıları :
- Tersanelerde yaşanan ölümlere karşı bağımsız Limter-İş ve örgüt destekli karşı duruşlar sergilendi
- Yörsan Eylemi uzun süre gündemi kapladı ve işçi eylemi tüketici boykotlarıyla kitleselleşti
- Tezcan Galvaniz’de işten atılmalara karşı 400 işçinin polis barikatlarını fiilen aşarak ve D-100 karayolunu kapatarak şehir merkezine kilometrelerce yürümeleri
- Renault, Bosch, Türk Philips ve Asil Çelik’te üretime ara verilmesi ve ücretsiz izinlere karşı işçilerin yaptığı protesto yürüyüşleri
- Sifaş, Nergis Tekstil, Ünsa Ambalaj, Gürsaş, Koluman-Kogel, Lgs-Sky gibi birçok fabrikada işten atılmalara karşı ve sendikalaşma mücadelesi nedeniyle ortaya çıkan fabrika direnişleri
- DESA, Unilever, IBM gibi uzun süre devam eden işçi eylemleri ve direnişler
- Vira ve Kürşat adlı taşeron firmalarda çalışan işçiler, sözleşmelerinin yenilenmesi ve kadrolu çalışma talepleriyle direniş ve açlık grevi
- TORGEM Tersanesi işçilerinin üç aylık ücretlerini alamamaları üzerine başlattıkları eylem
- Sinter işçilerinin 36 saat süren fabrika işgali
- DESA Deri, Kurtiş Matbaası, Entes Elektronik, Grammer, Asil Çelik, Asemat, Şirin Tekstil, direnişleri
- Yozgat ve Çorum Şeker Fabrikalarının (Fabrikaları'nın / fabrikalarının) özelleştirilmesine karşı şeker işçileri direnişi. Arap asıllı Savola firmasının yetkilileri 6 Kasım günü şeker işçileri direnişi karşısında duramayıp kaçtılar
- Çemen Tekstil, Diyarbakır tuğla işçileri, Ümraniye OSB’de, Sinter’de, Beylikdüzü Sanica’da, Esenyurt Belediyesi’nde, Marmaray’da ve Samatya Hastanesi’nde işçi eylemleri, kazanımları
- TEKEL işçilerinin direnişi döneme damgasını vurdu. 40’ı aşkın işyerinin kapatılmasına ve özlük haklarının gaspına karşı mücadele eden TEKEL işçileri yerellerde başlayan eylemlerini Ankara’ya taşıdılar. Ankara’yı mesken tutan TEKEL işçileri ülkenin genelini etkileyecek bir dinamizmi (dinamizm) yarattı.
NİHAYET SİVİL VE ŞÜKÜR Kİ SINIFSAL MUHALEFET
AKP karşıtlığını generallerde, darbecilerde, Ergenekoncularda (Ergenekoncular'da), CHP-MHP Faşist koalisyon beklentilerinde görüp, halkımızı kırk katırla kırk satır arasına kilitlemeye çalışanlara inat havanın yeniden işçi sınıfından yana esmeye başlaması, yeniden tek alternatifin sınıfsal mücadeleden geçtiğinin görülmeye başlaması, bazı kitlesel sol partilerin son yıllarda düştüğü marjinal, küçük burjuva muhaliflikleri yada liberal çizgilerden sıyrılıp yeniden emek, emekçi söylemlerini hatırlamaya başlamaları umut vericidir.
Bu nedenle de elbette Taksim önemlidir, Elbette 1 Mayıs önemlidir. Ama bundan da önemlisi sınıf dayanışmasının, sınıfsal mücadelenin ve sınıfsal muhalefetin her gün her alanda öne çıkarılıp yükseltilmesi olsa gerek. Tekel çadırında AKP kararına direnen başörtülü emekçileri gördük. Onlar sorunun başörtüleri yada inançları değil yönetenle yönetilenler, sömürenle sömürülenler sorunu olduğunu yaşayarak gördüler. Bu tüm ülkede ve emekçi, köylü, dar gelirli kesimde görülmeye başlanmıştır ve AKP inanç tacirliğiyle beslendiği varoşlardan, emekçi kesimlerden oy kaybetmeye başlamıştır. Şimdi sola düşen görev bu kopuş ve arayışları doğru alanlara kanalize etmede öncü rolü başarabilmesidir.
BİR TESPİT
İşe gitmek için bazı günler çevre yolu Mecidiyeköy üzerinden bazen Unkapanı-Taksim-Şişli üzerinden bir hayli yol kat ederim. Her ikisi de yaklaşık 15'er kilometredir. Geçen hafta sonu bir gün Sefaköy tarafında diğer bir gün Eyüp, Alibeyköy, Hasdal tarafında bulundum ve bu güzergahları da geçtim. Yani İstanbul'un tamamını değilse de bir hayli yolunu, semtini kat ettim.
Sizin de dikkatinizi çekti mi bilmem ama 1 Mayıs kutlamalarına sadece 2 gün kaldı ve İstanbul duvarlarında insanları 1 Mayısa (Mayıs'a) çağıran afiş, pankart adeta hiç yok...
Neredeyse diyebilirim ki darbe dönemleri hariç afiş, pankart, çağrı yönünden en sönük 1 Mayıs öncesi (öncesini) yaşıyoruz. Hatta her şeye hergün bir çok (birçok) çağrı grubu kurulurken internette dahi 1 Mayıs coşkusu, çağrısı yok denecek kadar az.
Sendikalar, dernekler, örgütler Taksim'e çıkacak olmanın hazzıyla sadece o güne ve o gün yapacaklarına mı kilitlendiler acaba? Umuyorum ki halka dönük sokak çağrılarının azlığına karşın üyelerine yönelik katılım çabaları olmuş olsun ve Taksim'e yıllar sonra geniş bir katılım mümkün olabilsin. (Dünkü Evrensel'e bakarsak Sendika ve STK'lar geniş katılım için çabalıyor ve Marmara bölgesini -Bölgesi'ni- İstanbul'a taşımaya çabalıyorlarmış) Tam da Taksim alınmışken katılım azlığı yada kutlama, anma coşkusunun yaratılamaması herhalde sınıf düşmanlarını ve "Taksim'e gelin ama fazla kalabalık gelmeyin" diyebilmiş İstanbul valisini (Valisini) bir hayli mutlu edecektir.
(Kaynak: tiyatrom.com)
5 Nisan 2010 Pazartesi
Ömer Faruk Kurhan, her yazısında "SUÇ İŞLEME" eğiliminde!
TİYATROM ve TİYATROYUN’dan TAKSAV’a Çapraz Ateş
(5 Nisan 2010)
5 Nisan'da, saçmaladıkça saçmaladığı belediye tiyatroları gündemini alt sıralara indiren TİYATROM’un maliki Ertuğrul Timur, manşetine geçen yıl Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali’nin emek ödülünü alan Talat Sait Halman’ı taşımış. Ertuğrul Timur 12 Mart darbesinin ardından 1. Erim hükümetinde Kültür Bakanlığı yapan Talat Sait Halman’a emek ödülü verilmesini kınıyor ve Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali’ni organize eden TAKSAV’dan özeleştiri talep ediyor.
Aynı gün, geçen sezon bu konuyu ilk defa gündeme getiren TİYATROYUN da “Bir dakika! Bu davanın asıl sahibi benim!” diyerek o da Talat Sait Halman'ı ve TAKSAV'ı sitesinde birinci haber yapmış. Böylece TİYATROM ve TİYATROYUN el ele vererek çapraz ateşe tuttukları TAKSAV ve Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali üzerinden tiyatromedya alanında gündem olma denemesini başlatmışlar.
12 Mart cehaleti üzerinden sürdürüldüğünü çok iyi bildiğim Talat Sait Halman tartışmasındaErtuğrul Timur’un cahil cesaretine yeni bir örnek mi verdiğini, yoksa dersine çalışmış olarak bir manşet mi döşendiğini yakında anlarız. Bu konuda ilk denemesini sezon başında yapmış, “habercilik” yapma uğruna TİYATROYUN sitesini yayınlayan Hilmi Bulunmaz’dan yardım da talep etmiş, fakat karşılık bulamamıştı.
Görebildiğim kadarıyla, 12 Eylül’ün yargılanmasını kampanya haline getirelim diyen Yılmaz Onay’ın önerisi karşısında, fırsat bu fırsat TAKSAV’ı işin içine katıp biraz “küçük burjuva” hezeyan ve de heyecan yaşamak lazım güdüsü Ertuğrul Timur’u pençesine almış. TAKSAV’ın Dev-Yol kökenli devrimcilerce kurulduğu vurgulanırken, TKP çevresinin tavrı örnek alınası olarak sunulmuş ve tiyatromedyanın “Çılgın Türkü” olarak bir güzel reyting peşinde koşulmuş.
Beni asıl ilgilendiren Ertuğrul Timur’un “küçük burjuva” hezeyan ve heyecanları değil tabii ki. Sezon başında Talat Sait Halman konusunda dersine hiç çalışmadığını, seri dezenformasyon üretiminde ilk atılım denemesini yapmış olduğunu, yardım dilendiklerinden de şamar yediğini gözlemlemiştim. Beni asıl ilgilendiren Ertuğrul Timur’un 12 Mart darbesi, 1. Erim Hükümeti, 2. Erim hükümeti kurulduğunda Kültür Bakanlığının lağvedilip Talat Sait Halman’ın da bakanlığının düşürülmesi gibi olguları nasıl analiz edeceği olacak. Çünkü ben bu araştırmayı biraz yaptıktan ve bazı tarihçi arkadaşlarımdan yardım da aldıktan sonra, Türkiye’nin önde gelen edebiyat otoritelerinden birisi olan Talat Sait Halman’ın faşist bir bakan olarak nitelendirilmesine pek akıl sır erdirememiştim.
TAKSAV özeleştiri verene kadar konuyu sıcak tutacağını açıklayan Ertuğrul Timur bu defa seri dezenformatör kimliğini bir tarafa bırakacak ve gerçekten aydınlatıcı olabilecek mi? Yoksa sezon başında olduğu gibi, sergilediği cehalet örneğini bir süre teşhir edip sonrasında "keyfim bilir" diyerekten konuyu gündemden düşürecek mi? Bekleyip görelim.
(Kaynak: Ömer F. Kurhan TİYATRO YAZILARI)
(5 Nisan 2010)
5 Nisan'da, saçmaladıkça saçmaladığı belediye tiyatroları gündemini alt sıralara indiren TİYATROM’un maliki Ertuğrul Timur, manşetine geçen yıl Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali’nin emek ödülünü alan Talat Sait Halman’ı taşımış. Ertuğrul Timur 12 Mart darbesinin ardından 1. Erim hükümetinde Kültür Bakanlığı yapan Talat Sait Halman’a emek ödülü verilmesini kınıyor ve Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali’ni organize eden TAKSAV’dan özeleştiri talep ediyor.
Aynı gün, geçen sezon bu konuyu ilk defa gündeme getiren TİYATROYUN da “Bir dakika! Bu davanın asıl sahibi benim!” diyerek o da Talat Sait Halman'ı ve TAKSAV'ı sitesinde birinci haber yapmış. Böylece TİYATROM ve TİYATROYUN el ele vererek çapraz ateşe tuttukları TAKSAV ve Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali üzerinden tiyatromedya alanında gündem olma denemesini başlatmışlar.
12 Mart cehaleti üzerinden sürdürüldüğünü çok iyi bildiğim Talat Sait Halman tartışmasındaErtuğrul Timur’un cahil cesaretine yeni bir örnek mi verdiğini, yoksa dersine çalışmış olarak bir manşet mi döşendiğini yakında anlarız. Bu konuda ilk denemesini sezon başında yapmış, “habercilik” yapma uğruna TİYATROYUN sitesini yayınlayan Hilmi Bulunmaz’dan yardım da talep etmiş, fakat karşılık bulamamıştı.
Görebildiğim kadarıyla, 12 Eylül’ün yargılanmasını kampanya haline getirelim diyen Yılmaz Onay’ın önerisi karşısında, fırsat bu fırsat TAKSAV’ı işin içine katıp biraz “küçük burjuva” hezeyan ve de heyecan yaşamak lazım güdüsü Ertuğrul Timur’u pençesine almış. TAKSAV’ın Dev-Yol kökenli devrimcilerce kurulduğu vurgulanırken, TKP çevresinin tavrı örnek alınası olarak sunulmuş ve tiyatromedyanın “Çılgın Türkü” olarak bir güzel reyting peşinde koşulmuş.
Beni asıl ilgilendiren Ertuğrul Timur’un “küçük burjuva” hezeyan ve heyecanları değil tabii ki. Sezon başında Talat Sait Halman konusunda dersine hiç çalışmadığını, seri dezenformasyon üretiminde ilk atılım denemesini yapmış olduğunu, yardım dilendiklerinden de şamar yediğini gözlemlemiştim. Beni asıl ilgilendiren Ertuğrul Timur’un 12 Mart darbesi, 1. Erim Hükümeti, 2. Erim hükümeti kurulduğunda Kültür Bakanlığının lağvedilip Talat Sait Halman’ın da bakanlığının düşürülmesi gibi olguları nasıl analiz edeceği olacak. Çünkü ben bu araştırmayı biraz yaptıktan ve bazı tarihçi arkadaşlarımdan yardım da aldıktan sonra, Türkiye’nin önde gelen edebiyat otoritelerinden birisi olan Talat Sait Halman’ın faşist bir bakan olarak nitelendirilmesine pek akıl sır erdirememiştim.
TAKSAV özeleştiri verene kadar konuyu sıcak tutacağını açıklayan Ertuğrul Timur bu defa seri dezenformatör kimliğini bir tarafa bırakacak ve gerçekten aydınlatıcı olabilecek mi? Yoksa sezon başında olduğu gibi, sergilediği cehalet örneğini bir süre teşhir edip sonrasında "keyfim bilir" diyerekten konuyu gündemden düşürecek mi? Bekleyip görelim.
(Kaynak: Ömer F. Kurhan TİYATRO YAZILARI)
28 Mart 2010 Pazar
(28 Mart 2010)
LİNÇÇİ TİYATROM’da Afyonkarahisar Belediye Şehir Tiyatrosu’nun yaşadığı sorunlar karşısında FACEBOOK liderliğine soyunan, tiyatro yayıncılığı adına ise adeta saçmalama rekoru kıran LİNÇÇİ Ertuğrul Timur, bu defa da Kemer Belediye Tiyatrosu’na ilişkin bir “haber” yaptı.
“Pes artık! Bu kadarına Pes! 27 Mart’ı gölgeleyen bir uygulama daha” başlığıyla verdiği “haberde” Kemer Belediye Tiyatrosu çalışanlarının belediye tarafından zabıta yapıldığı ve Kemer sokaklarını denetledikleri bilgisi veriliyor.
Söz konusu LİNÇÇİ TİYATROM olduğunda haber kelimesini tırnak içine almamın nedeni, uzun zamandır LİNÇÇİ Ertuğrul Timur’un haberci değil de bi-haberci (başka bir deyişle dezenformatör) kimliği edinmiş olması. Bu nedenle, LİNÇÇİ Ertuğrul Timur’un “haber” diye verdiklerinin doğruluğunu teyit etmek için ayrı bir haber birimi kurulması gerekiyor. Umarım LİNÇÇİ TİYATROM'a emek veren genç arkadaşlarımız bu eksikliği gidermek için de harekete geçerler.
Benim merak ettiğim şu: Bu yeni vakada LİNÇÇİ Ertuğrul Timur dezenformatör kimliği edinmekten kurtulup bir yayıncı olarak tiyatromuza faydalı bir iş yapmayı başarabilecek mi?
Ben her ihtimale karşı KBT (Kemer Belediye Tiyatrosu) hakkında bilgi edinmek için Kemer Belediyesi’nin internet sitesine girerek orada tiyatronun nasıl ve hangi amaçla yapılandırıldığını öğrenmeye çalıştım. Konuyla ilgilenenlere de tavsiyem budur. LİNÇÇİ Ertuğrul Timur’un Afyonkarahisar Belediye Şehir Tiyatrosu’nun tüzüğünde amatör olarak tanımlanan bir tiyatroyu profesyonelmiş gibi yutturmaya çalışması, bununla da kalmayıp güya profesyonel tiyatro adına oradaki amatör tiyatrocuları aşağılama ve teşhir girişimleri hatırlanmalıdır. Dolayısıyla yoğurdu mümkün olduğunca şiddetli üfleyerek yemekten başka çare yok.
KBT ile ilgili “haberin” bir başka özelliği de LİNÇÇİ Ertuğrul Timur’un Türkiye tiyatrosu hakkında fetva verme tavrını sürdürmesi. Tiyatromuz hemen örgütlü hale gelmeli, meslekten tiyatrocular örgütlerini kurmalı ve ödenekli tiyatrolarda özerklik talebi yükseltilmeliymiş. Ne kadar da doğru sözler. Nihayet LİNÇÇİ Türkye (Türkiye) Tiyatrolar Birliği'nin derdini anlamaya başlamış (mı?) Anlamaya başladığını varsayalım; fakat söyleyen LİNÇÇİ Ertuğrul Timur olunca inandırıcı olamıyor. Bu sezon yaşanan bazı olayları hatırlatmaya çalışayım:
- LİNÇÇİ Ertuğrul Timur İstanbul’daki üç beş yayıncıının (yayıncının) zorlukla biraraya gelerek inşa etmeye çalıştığı LİNÇÇİ Tiyatro Yayıncıları Birliği’ni daha doğum aşamasında kepaze etmiş ve yayıncılar birliğini (Yayıncılar Birliği'ni) kurma konusunda kendisinin de vermiş olduğu sözün ciddiyetten yoksun olduğunu göstermiştir. Bu vakada onun örgütten anladığı “kendine göre” dir. Bir örgüt ancak LİNÇÇİ Ertuğrul Timur’un keyfi için varolduğunda (var olduğunda) örgüttür.
- Geçen yıl sezon sonuna doğru gerçekleştirilen LİNÇÇİ Temiz Tiyatro / LİNÇÇİ Temiz Yayıncılık kampanyasına imza veren örgütlerin ve aktivistlerin iradesini hiçe sayarak, üstelik sona erdirilmiş bir kampanya adına “Temiz Tiyatro Platformu” adında varolmayan (var olmayan) sanal örgütler icat etme absürtlüğünün esas çocuklarından birisi olmuştur. Bu konuda LİNÇÇİ Türkiye Tiyatrolar Birliği’nin yaptığı uyarı karşısında ise, sizi tanımayız (yani sansürleriz mi?) anlamına gelen şahsi ültimatomlarla absürtlüğün de absürtlüğü olabileceği (olabileceğini) gösterilmiştir.
- Hızını alamamış, LİNÇÇİ Türkiye Tiyatrolar Birliği’nin çeşitl bildirilerini sansürleme düzeyinde sanal eylemlere imza atarak, dezenformasyon yayıncılığına sansürcülüğü de eklemiştir. Dahası, LİNÇÇİ Türkiye Tiyatrolar Birliği tarafından başlatılan “Tiyatroma Dokunma!” kampanyasını etkisizleştirmek üzere, aniden bu kampanyaya verdiği linki ortadan kaldıracağı tutmuş, sonra da muhetemelen (muhtemelen) çok zekice bulduğu bir manevrayla FACEBOOK’ta açtığı “Laz Marks” davasını konu alan göstermelik kampanyayı “Tiyatroma Dokunma!” kampanyasının alternatifi haline getirmeye çalışmıştır.
Sonuç:
LİNÇÇİ Ertuğrul Timur örgüt dersi verme konusunda değil, ama sanal likidatörlük, manipülasyon, dezenformasyon, sansür ve envai çeşit teşhircilik konularında öğretici olma iddiasını sürdürebilir. Habercilik alanında titreyip gerçeklere dönüp dönmeyeceği ise hâlâ bir meçhulün konusudur.
Umuyorum ki, en azından KBT vakasında gerçekten ciddi bir yayıncı davranışı gösterir ve aklıbaşında (aklı başında) bir haberci gibi davranır. Bekleyip göreceğiz. Tahminime göre, durum çok geçmeden aydınlığa kavuşacaktır. “Eyvah!” demek için henüz erkendir ve önyargılı bir tavır olur. Çok zor olsa da, iyi niyetimizi korumalıyız.
NOT: Dün İstanbul'da LİNÇÇİ Ertuğrul Timur'un 27 Mart Dünya Tiyatro Günü Yürüyüşü'ne katıldığını öğrendim. Sanal alemden yeryüzüne inip realiteye karışma adına kritik bir jest yaptığının farkındayım. Benim asıl merak ettiğim konu ise, "Laz Marks"a açılan dava sırasında verdiği bir sözü yerine getirip getirmediği. Hatırlanacak olursa, "Laz Marks"ta geçen ve davaya konu olan fıkrayı 27 Mart'ta her yerde anlatalım, suç işleyelim, mahkum olalım demişti. Bu eylemi 27 Mart yürüyüşü (Yürüyüş'ü) sırasında gerçekleştirmediği söylendi. Fakat önyargılı değilim. Bu eylemi pekala başka bir yerde gerçekleştirmiş olabilir. Dolayısıyla, en azından şu aşamada, "Laz Marks"la dayanışma adına verdiği sözü tutup tutmadığı, sözünde samimi olup olmadığı hakkında kesin bir iddiada bulunmam mümkün değil.
(Kaynak: LİNÇÇİ Ömer F. Kurhan TİYATRO YAZILARI)
***
BULUNMAZ'ın notu: Yukarıdaki metinde bulunan LİNÇÇİ adların önlerine, analarının ak sütü gibi helal olan LİNÇÇİ sıfatlarını biz ekleyip, bu adların üzerlarini biz kırmızılaştırdık. Ayrıca, metindeki bariz yanlışları kırmızıyla belirtip, doğrularını yeşille biz yazdık!
Ayrıca bakınız:
MÜTTEFİKLERİ AHMET ERTUĞRUL TİMUR (NAM-I DİĞER 3. ABDÜLHAMİD) VE YALAN MAKİNESİ MUSTAFA ŞÜKRÜ DEMİRKANLI İLE KÖPRÜLERİ ATAN Ö. F. KURHAN'IN ÇÖP KUTUSU
LİNÇ KAMPANYASI ANA SPONSORLARINDAN AHMET ERTUĞRUL TİMUR (NAM-I DİĞER 3. ABDÜLHAMİD) İLE İTTİFAKINA SON VEREN LİNÇÇİ ÖMER FARUK KURHAN'IN ÇÖP KUTUSU!
LİNÇÇİ Ömer Faruk Kurhan, LİNÇÇİ olmayan Nedim Saban'a dramaturgluk yapıyor!
LİNÇ KAMPANYASI ana sponsorlarından, sansürcü, iftiracı yayıncı Ahmet Ertuğrul Timur'la (nam-ı diğer 3. Abdülhamid) en son haberleşmemizin anatomisi!
LİNÇÇİ Ertuğrul Timur, öznesiz tümce kuruyor!
Yalan makinesi ve küfürbaz Mustafa Demirkanlı'nın sözde küfre karşı kampanyasına alet olanların imzaladıkları metni ve alet olanları teşhir ediyoruz!
Linç imzacıları listesi
16 Mart 2010 Salı
Geçen yıl çok güldüğüm bir olay, henüz yazılmamış bir yazı nedeniyle LİNÇÇİ Ertuğrul Timur’un sansürcülükle suçlanmasıydı. Ben önce espri yapılıyor sanmıştım. Fakat benim de dâhil olduğum bu tartışma absürt bir mecraya sürüklendi. Öyle ki sonunda iş gelip geçen tiyatro sezonu biterken düzenlenen LİNÇÇİ TEMİZ TİYATRO / LİNÇÇİ TEMİZ YAYINCILIK kampanyasına kadar dayandı. Her ne kadar bu kampanya aşırı bir gerilim yüklüymüş gibi görünse de, aslında eğlenceli görünen yanı daha güçlüdür. Kampanyayı organize eden yayıncılar ne zaman bir araya gelse, gülmeye ayrılan zaman ciddi konuşmalara ayrılan zamandan çok daha fazla olmuştur.
O zaman LİNÇÇİ TİYATROM henüz yeniden açılmamıştı. Sadece birkaç kere gördüğüm LİNÇÇİ Ertuğrul Timur’un insanlarla bir araya gelme isteksizliği ve sanal âleme aşırı düşkünlüğü daha o zaman dikkatimi çekmişti. Sonraları espriyle karışık kendisine "sanal-adam" demeye başladım; özellikle şu ünlü İstanbul Buluşması ve sonrasında Ankara Buluşması’nın düzenlendiği örgütlü tiyatroyu araştırma ve geliştirme sürecinde. Nihayetinde, sanal dünya düşkünlüğünün karakteristik bir özellik olduğunu fark edecektim.
LİNÇÇİ TİYATROM onun için bir araç ya da temsil alanı değildi; aksine, LİNÇÇİ TİYATROM için realitenin bir araç ya da temsil alanı haline gelmesi gerekiyordu. Muhtemelen, bir zamanlar (gençlik yıllarında) okuduğunu tahmin ettiğim Marksist el kitaplarında yazılıp çizilenleri hatırlayacak ve “sübjektif idealizm” teşhisimden hazzetemeyecektir. Fakat göstergeler o kadar çarpıcı ki, son yazımda LİNÇÇİ Ertuğrul Timur ya da LİNÇÇİ TİYATROM’un aslında bir simülakr (kendisini gerçekmiş gibi sunan görüntü) olduğunu iddia etmek zorunda kaldım.
Simülasyon (görüntünün gerçekmiş gibi sunulması), günümüzde hayatımızı pek çok biçimde derinlemesine etkiliyor. Hâlâ üstesinden gelinememiş dünya ekonomik krizinin bir yerden sonra saklanamayan önemli bir özelliği, reel ekonomi ile finans piyasalarındaki şirket değerlemeleri arasındaki çarpıcı aykırılıktı. Kriz de bu aykırılık (yalan) artık sürdürülemez, saklanamaz hale geldiğinde patladı. Tüm dünyada toksik kâğıtlardan (reel ekonomide karşılığı olmayan zehirleyici varlıklardan) nasıl kurtuluruz telaşı başladı. Fakat toksik kağıtlar kapitalizmin bir karakteristiği haline gelmiş görünüyor: Bugün de, sabah kalkıp finans piyasalarında neler olup bittiğini anlatma iddiasındaki bir televizyon programını seyreden birisi, nasıl olup da örneğin İMKB 100 endeksinin kriz devam ederken yirmi binli seviyelerden elli binli seviyelere geldiğini hiç kimsenin izah edemediğini görecektir. Öyle ki, uzmanlar absürt buldukları bu manzara karşısında gizleyemedikleri bir şaşkınlık ve nihilizm duygusuna kapılmakta, ya gülümsemekte ya da bazen kendilerini tutamayıp kahkaha atmaktadırlar.
LİNÇÇİ TEMİZ TİYATRO / LİNÇÇİ TEMİZ YAYINCILIK kampanyası sırasında çok fazla gülünmesi, aslında finans piyasalarının absürtlüğü karşısında piyasa uzmanlarının yaşadığına benzer bir şaşkınlığın da dışavurumuydu. Ben kampanya sırasında karşımızda reel düşmanlar olmadığını, aksine tiyatro dünyasına grotesk bir ayna tutan ve oradaki olumsuzlukları büyüterek yansıtan ve oyunlaştıran birileri ile karşı karşıya olduğumuzu savundum. Sorun aslında tiyatroda olan bitenleri yermeleri değil, bu yergiyi sorumsuz bir şekilde simülasyon evrenine hapsetme çabalarıydı. Küfür ve hakaret işin ikincil ve en kolay üzerine gidilebilecek boyutuydu; o güne kadar üzerine gidilmemesi daha önemli ve merak uyandırıcı bir olguydu. Fakat bu konuda kimseyi ikna edemediğim gibi ikna olmak isteyen birileri var mıydı ondan da emin değilim. Sorunların dışsallaştırılması, yansıtılması ve ötelenmesi ağır basan eğilim olmayı sürdürdü.
O zaman tek çare, bu oyunun dışına çıkmak ve oyunu bozmak için realite içinden bir temsiliyet, etki örgütlemeye çalışmaktır. Nitekim, LİNÇÇİ Tiyatro Yayıncıları Birliği’nin daha kuruluş aşamasında yokuşa sürüldüğü dönemde, çeşitli tiyatro sitelerinden uzaklaşmam (oyunu istedikleri gibi oynamayı kabul etmemiş olmam), teatral sağlığım açısından oldukça olumlu sonuçlar vermiştir.
LİNÇÇİ Ertuğrul Timur’un sanal gece yarısı darbeleriyle LİNÇÇİ Tiyatro Yayıncıları Birliği’nin altını bir güzel oyduktan sonra hızını alamayıp LİNÇÇİ Türkiye Tiyatrolar Birliği ile ilişkisini sanal tehdit, dezenformasyon ve son olarak sansür düzeyine taşıması, bir simülakr olarak can güvenliği endişesi taşımasından kaynaklanmaktadır. Çünkü tıpkı şirket değerleri gibi LİNÇÇİ TİYATROM YENİDEN’in de değeri sunulduğu, simüle edildiği gibi değil ve LİNÇÇİ TTB bölgesinden bu sunuma, simülasyona itiraz gelmesi potansiyeli olduğunu biliyor. Bu noktada kritik bir konuma sahibim: LİNÇÇİ TİYATROM’un ikinci yayın (YENİDEN) dönemine nasıl girdiğini de, LİNÇÇİ Tiyatro Yayıncıları Birliği’ndeki tavrını da, örgütlü tiyatro sürecinden kaçışını da hem içerden hem dışarıdan çok iyi biliyorum.
Onun kişisel düzleme taşımaya çalıştığı tartışmalarımızı ben düzenli olarak örgütsel düzleme taşıdım ve bu onun için katlanılmaz oldu. LİNÇÇİ Ertuğrul Timur LİNÇÇİ TİYATROM’u yeniden yayınladığında kişisel olarak nasıl bir fedakârlık ve de cefakârlık örneği verdiğini iddia edemeyecek konumda olduğunu çok iyi biliyor. Sadece magazin peşinde koşmakla kalmıyor, kelimenin gerçek anlamında dezenformatör ve sansürcü bir yayın çizgisi izliyor. İMKB’de olduğu gibi, kriz döneminde kendisini değerli göstermek isteyen fırsatçı bir şirket gibi davranıyor.
Sansür eyleminin ne olduğu açıktır: LİNÇÇİ TTB’nin kamuoyun dönük bildirilerini yok saymak, daha doğrusu kendi imalatı simülasyon dünyasından dışarı çıkararak LİNÇÇİ TTB’siz bir realite iddiasında bulunmak. Yani olay örgüt açıklamalarının sansürüne kadar varmıştır. Basitçe somutlayalım: İşgüzarlık yapmaya çalıştığı ve hatta kanaat önderliğine soyunduğu “Laz Marks” davası sırasında, LİNÇÇİ TTB’nin “Laz Marks” davasıyla ile ilgili bildirisi ve Beyoğlu Adliyesi’ndeki somut varlığı LİNÇÇİ TİYATROM tarafından görmezden gelinmiştir.
Yine, bağımsız bir sitede imzaya açılan LİNÇÇİ “Tiyatroma Dokunma” kampanyasının yerine FACEBOOK’ta “Laz Marks”la dayanışma kampanyasını geçirmiştir – ki bence bu iyi bir gelişme olmuştur; çünkü bu tip kampanyalar realiteye dayanmadığında anlamsızlaşmakta ve sanal varlıkları kafa karıştırıcı hale gelebilmektedir. Örneğin LİNÇÇİ TTB “Laz Marks”la kanlı canlı bir dayanışma gösteremeyecekse, FACEBOOK kolaycılığına kaçmayıp bağımsız bir siteyi esas alsa bile, LİNÇÇİ “Tiyatroma Dokunma!” kampanyası da sadece bir simülasyon olacaktır. Bu tip kampanyalar realiteden beslendiğinde ve realiteyi temsil edebildiği ölçüde bir simülakr olmaktan kurtulur.
LİNÇÇİ TTB’nin Afyon’da tiyatronun durumunu ele almak üzere gerçekleştirdiği ziyaretin ardından, konunun habercilik etiğinden uzak ve magazin seviyesizliğinde ele alınmasını eleştiren bildirisi de aynı kaderi paylaşmıştır. Bu bir yerde normaldir; çünkü eleştirinin belki de tek muhatabı olduğunu düşünmüştür. Ve bu da normaldir; örneğin artık manşetten indirme ihtiyacı hissettiği dosyanın son sunum yazısında şöyle denilmektedir: “Asıl sorun Afyon'da var olan profesyonel bir şehir tiyatrosunun kapanmış olması…” Sadece bu cümlecik bile LİNÇÇİ Ertuğrul Timur’un realite ile bağını nasıl koparmış olduğunu gösterir niteliktedir. Habercilik yapamadığını çok iyi biliyoruz; fakat bu cümle artık habercilik yaptın yapamadın eleştirisini aşan bir çerçeveye taşınmak zorundadır.
Afyonkarahisar Belediye Şehir Tiyatrosu’nun yönetmeliğinde, 5. maddede şu yazılıdır:
“AKBŞT’nda görev alan oyuncular amatör çatı altında profesyonelce çalışarak, gidilecek her yerde Afyonkarahisar Belediyesini en iyi şekilde temsil etmek zorundadırlar. Çalışma disiplinine uymayan oyuncuların AKBŞT’unda çalışmasına imkan verilmez. Ayrıca AKBŞT’unda görev alan oyunculara herhangi bir ücret ödenmez. Oyuncular Belediye hizmetlerine gönüllü katılım esasına göre çalışır. Sahneye konulacak oyunlarda görev alacak oyuncuların seçimi Kültür ve Sosyal İşler Başkan Yardımcısı, Kültür ve Sosyal İşler Müdürü ve Genel Sanat Yönetmeninden oluşan komisyonca belirlenir.”
Durum bu kadar açıkken, yani AKBŞT’nin amatör bir şekilde yapılandırıldığı bu maddeden ve genel sanat yönetmeninin de başkalarının yanı sıra amatör tiyatrocuların başına çavuş olarak dikilmek istendiği diğer maddelerden kolaylıkla anlaşılabildiği halde niçin LİNÇÇİ Ertuğrul Timur “profesyonel bir şehir tiyatrosu”nun var olduğunu ileri sürmektedir? Ben o bir simülakr (bu vakada yalancı bir simülakr olarak) yayıncılık yapıyor diyorum.
Eski LİNÇÇİ TİYATROM döneminde LİNÇÇİ Ertuğrul Timur’un zaman zaman sansüre ve dezenformasyona meyyal bir çizgiye yerleştiğini düşünmüşümdür. Fakat bu meyyal olma halini bir şekilde aşabildiğini ve katılaştırmadığını da düşünmüşümdür. Bugün LİNÇÇİ TİYATROM, LİNÇÇİ Ertuğrul Timur’un dezenformatör ve sansürcü olarak tescil edildiği bir site durumundadır. İki yıl önce LİNÇÇİ TİYATROM’u kapattığını duyduğumda, yaptığını yıktı demiştim. Sonrasında bu tavrını değiştirmesi için dostane eleştirilerimi de yaptım. Fakat LİNÇÇİ TİYATROM yeniden açıldığında, bu defa da yaptığını çürütüyor demek gerekiyor.
Bu çürümenin ilk işaretlerini LİNÇÇİ TİYATROM YENİDEN öncesinde açtığı LİNÇÇİ ÖZGÜR SANAT blogunda vermeye başlamıştı. Orada sık sık kantarın topuzunu kaçırdığını, örneğin alay ya da hiciv sınıfına sokulamayacak siyasi hakaretlere başvurduğunu görüyordum. Sunumu genele dönük ve katılımcı gibi olsa da, oldukça kişisel ve keyfi bir çerçeveye sahipti. Bugün LİNÇÇİ TİYATROM’da bu çizginin bazen örtülü bazen açık katılaşarak devam ettiği görülüyor.
Bu, umarım LİNÇÇİ Ertuğrul Timur’un adını doğrudan anan son yazım olur. Öte yandan, karşılıklı kale almama oyunları oynamak da yanlış olur. Nasıl ki toksik kağıtlar karşısında reel ekonomiyi hatırlatmak gerekiyorsa, LİNÇÇİ TİYATROM’a da aynı muameleyi yapmak doğru olacaktır. Çok daha kısa yazmak, bazı kısa notlar düşmekle yetinmek gerekiyor muhtemelen. Zaten bu yazı da biraz bu nedenle uzunca yazıldı – giriş yapma ve sonrasında not tutmaya hazırlık niyetine.
(Kaynak: LİNÇÇİ Ömer F. Kurhan TİYATRO YAZILARI)
***
BULUNMAZ'ın notu: Yukarıdaki metinde bulunan LİNÇÇİ adların önlerine, analarının ak sütü gibi helal olan LİNÇÇİ sıfatlarını biz ekleyip, bu adların üzerini biz kırmızılaştırdık. Ayrıca, metindeki bariz yanlışları kırmızıyla belirtip, doğrularını yeşille biz yazdık!
Ayrıca bakınız:
MÜTTEFİKLERİ AHMET ERTUĞRUL TİMUR (NAM-I DİĞER 3. ABDÜLHAMİD) VE YALAN MAKİNESİ MUSTAFA ŞÜKRÜ DEMİRKANLI İLE KÖPRÜLERİ ATAN Ö. F. KURHAN'IN ÇÖP KUTUSU
LİNÇ KAMPANYASI ANA SPONSORLARINDAN AHMET ERTUĞRUL TİMUR (NAM-I DİĞER 3. ABDÜLHAMİD) İLE İTTİFAKINA SON VEREN LİNÇÇİ ÖMER FARUK KURHAN'IN ÇÖP KUTUSU!
LİNÇÇİ Ömer Faruk Kurhan, LİNÇÇİ olmayan Nedim Saban'a dramaturgluk yapıyor!
LİNÇ KAMPANYASI ana sponsorlarından, sansürcü, iftiracı yayıncı Ahmet Ertuğrul Timur'la (nam-ı diğer 3. Abdülhamid) en son haberleşmemizin anatomisi!
LİNÇÇİ Ertuğrul Timur, öznesiz tümce kuruyor!
Yalan makinesi ve küfürbaz Mustafa Demirkanlı'nın sözde küfre karşı kampanyasına alet olanların imzaladıkları metni ve alet olanları teşhir ediyoruz!
Linç imzacıları listesi
13 Mart 2010 Cumartesi
LİNÇ KAMPANYASI ANA SPONSORLARINDAN AHMET ERTUĞRUL TİMUR (NAM-I DİĞER 3. ABDÜLHAMİD) İLE İTTİFAKINA SON VEREN LİNÇÇİ ÖMER FARUK KURHAN'IN ÇÖP KUTUSU!
Bugün “Laz Marks”ın İstanbul duruşmasında oyuncu Haldun Açıksöz’e (Açıksözlü'ye) destek vermek için Beyoğlu Adliyesi’ndeydik. Ben oraya Mehmet Esatoğlu ile birlikte LİNÇÇİ Türkiye Tiyatrolar Birliği’ni (LİNÇÇİ TTB) temsil etmek üzere gittim. Yaklaşık 25 kişilik bir insan gurubu (grubu) destek için oradaydı. Nicelik bakımından sayı oldukça düşük olmakla birlikte, örgütsel temsiliyet adına küçümsenmemesi gereken bir katılımın gerçekleştiği söylenebilir.
LİNÇÇİ TTB dışında çeşitli örgütleri temsilen şu insanlar yan yana geldiler: ASSITEJ Türkiye’den Ceren Okur, LİNÇÇİ Boğaziçi Üniversitesi Oyuncuları’ndan Volkan Mantu, DETİS’ten LİNÇÇİ Adsız Karaduman (Atsız Karaduman) ve Cemal Ünlü, LİNÇÇİ Mimesis Dergisi’nden LİNÇÇİ Özgür Eren, Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nden LİNÇÇİ Orhan Aydın, SİNE-SEN’den Zafer AYDEN, LİNÇÇİ Tiyatro Boğaziçi’nden LİNÇÇİ Eser Dilsöz. Destek verenler arasında, avukat Burhan Gün, oyun yazarı ve yönetmen LİNÇÇİ Kerem Kurdoğlu, Haldun Açıksözlü’nün gösteriye uyarladığı “Laz Marks”ın yazarı Yılmaz Okumuş ve tiyatro üzerine yazılar yazan Feridun Çetinkaya da vardı.
Yargılamanın aslında Rize’de devam edeceğini ve İstanbul’daki duruşmanın prosedür gereği olduğunu öğrendiğimiz davada, Haldun Açıksözlü savunmasını demokrasi, ifade özgürlüğü ve hoşgörü ihtiyacı çerçevesinde yaptı. Hakkında dava açılmasına neden olan fıkranın özel olarak Recep Tayyip Erdoğan’a hakareti hedeflemediğini, dünyada pek çok başkan ya da başbakana uyarlanan bildik bir fıkra olduğunu, gülünüp geçilmesi gerekirken resmi yargının konusu haline getirilmesinin anlaşılmaz olduğunu söyledi.
LİNÇÇİ TTB’yi temsilen Beyoğlu Adliyesi’nde, Haldun Açıksözlü’yü yalnız bırakmamak üzere aşağı yukarı 25 kişilik bir gurubun (grubun) toplanmasını yadırgadığımı belirtmem lazım. Kendi aramızda konuşurken, beklenti 50 ila 100 arasındaydı. Genel medya ilgisizliğinin kırılması noktasında harekete geçtiğini fark edebildiğimiz yayınlar Birgün gazetesi, Evrensel gazetesi ve Hayat TV’ydi. Ana akım medya davayı tamamen es geçmişti.
Buna karşılık LİNÇÇİ Ertuğrul Timur’un LİNÇÇİ TİYATROM’da çığırtkanlığını yaptığı FACEBOOK kampanyasında katılımcı sayısı en son 1300 kişiyi geçmiş. Bu kesinlikle realite ile sanal dünya arasındaki bağın koptuğunu gösteren örnek bir veri olarak okunabilir. İşin tuhaf yanı, LİNÇÇİ Mimesis Dergisi dışarıda bırakılacak olursa, tiyatro yayınlarının dayanışma bir yana, habercilik bağlamında bile davaya ilgisiz kalmasıydı. Yani yine kopyala yapıştır, yine atıp tutmalar…
Şu sıralar, şehir içi yolculuklar yaparken ya da bir yerde birilerini beklerken Jean Baudrillard’ın “Simülakrlar ve Simülasyon” adlı kitabını okuduğum için, LİNÇÇİ TİYATROM ve tiyatro adına süre giden LİNÇÇİ Ertuğrul faciasının bir başka görünümü ile karşı karşıya kalmış olmamıza şaşırmadım. Birçok bakımdan dejenere etmeyi başardığı “Laz Marks” davasını FACEBOOK ortamında bir simülakr haline getirme çılgınlığına da imza atmış. (Jean Baudrillard’ın kitabının başında verilen sözlük tanımına göre simülakr “Bir gerçeklik olarak algılanmak isteyen görünüm” anlamına geliyor.)
Kendi adıma gerçekten LİNÇÇİ Ertuğrul Timur diye birisinin yaşayıp yaşamadığından şüphe etmeye başladım. Bir gerçeklik olarak algılanmak isteyen görünüm gerçekliğin yerine geçme çabasını büyüttükçe, örneğin LİNÇÇİ Ertuğrul Timur’un Beyoğlu Adliyesi’ndeki davayı “çok sayıda sanatçı, tiyatro sever izledi” palavrasına inanmamız gerekiyor.
Her şeye rağmen ben LİNÇÇİ Ertuğrul Timur’un dört dörtlük bir simülakr olmadığı ihtimali üzerinde durmuştum. Yani, en azından FACEBOOK’taki 1300’ü aşkın kişi adına Beyoğlu Adliyesi’ne Haldun Açıksözlü ile dayanışmak üzere 26. ya da belki 27. kişi olarak gelebileceğini düşünmüştüm. Bu jest FACEBOOK’taki eylemin simülakr olma özelliğini ortadan kaldırmazdı belki, ama realite ile kopukluğu gidermek adına küçük de olsa bir adım atmış olurdu. Ama olmadı, olamadı. Bu durum karşısında, karşımızdakini daha iyi anlamaya çalışma ve iyi niyet gösterme konusunda uyarılar yapan LİNÇÇİ Orhan Aydın’a takılmadan, yani kendi deyimiyle “lacivertlik” yapmadan edemedim.
Şimdi LİNÇÇİ Ertuğrul Timur’dan tam da herkese tavsiye ettiği gibi, 27 Mart’ta Haldun Açıksöz’e (Açıksözlü'ye) dava açılmasına neden olan fıkrayı bir sahnede ya da meydanda anlatmasını, mahkûm olmasını bekliyoruz. (LİNÇÇİ Ertuğrul Timur’un yaptığı çağrı tam olarak şöyle: “Düşünce ve sanatın özgürlüğü için gelin 27 Mart Dünya Tiyatro gününde her sahnede hatta her meydanda aynı oyunu hepimiz oynayalım, hepimiz mahkûm olalım!”) Böyle bir jestin de realiteye karışmasına yardımcı olacağından hiç şüphem yok. O zaman LİNÇÇİ Orhan Aydın’ın uyarısına daha fazla kulak verecek; galiba bir yerlerde hata yapıyorum diyerek derin düşüncelere dalacağım.
Şimdilik LİNÇÇİ Ertuğrul Timur’un bir simülakr olarak LİNÇÇİ TİYATROM üzerinden sansür, dezenformasyon ve atış serbest mantığını hayata geçirdiği simülasyon (gerçek olmayan bir şeyi gerçekmiş gibi sunmaya, göstermeye çalışma) vukuatlarını bir kenara bırakıyorum. Ama öncesinde, her şeye rağmen bir konuda kendisine teşekkür borçlu olduğumu itiraf etmek istiyorum: Jean Baudrillard’ın “Simülakrlar ve Simülasyon” kitabını okurken yurdum insanına özgü bir örnek bulma konusunda Hızır gibi imdada yetişiyor. Yani LİNÇÇİ TİYATROM YENİDEN döneminde, çarpılmış bir şekilde olsa da, tiyatro camiasına katkı sunmaya devam ediyor.
Haldun Açıksözlü ifadesini verip Adliye bahçesinde savunmasını yüksek sesle okuduktan sonra, Ceren Okur, Mehmet Esatoğlu, Mürsel Yaylalı ve LİNÇÇİ Orhan Aydın’la birlikte Beyoğlu’nda bir kafede tiyatromuzun karşı karşıya kaldığı sorunları, nasıl bir örgütsel duruş ve kültür-sanat politikası geliştirilmesi gerektiğini ele aldık. “Laz Marks” davası gibi destek ve dayanışma ortamlarının, bu tip diyalogların önünün açılmasında katalizör rol oynadığına şüphe yok. Bir simülakr olarak değil de realite içinde kendini var eden bir dayanışma eyleminin ardından bu tip buluşmalar yaşandığında, zaman zaman kapıldığımız “Ne olacak bu tiyatronun hali?” karamsarlığını aşmak da kolaylaşıyor.
Süreç ağır aksak ilerlese de, 27 Mart kutlamaları olsun, bahar şenlikleri olsun, tiyatro örgütlü dayanışmanın öneminin vurgulandığı, örgütlü tiyatro sürecinin canlandırıldığı bir dizi etkinliğe sahne olacaktır umudunu koruyorum. Oyuncu Haldun Açıksözlü’nün hakkında açılan dava karşısında sergilediği sağlam duruşun bu sürece katkı sunduğundan hiç kimsenin kuşkusu olmamalıdır. İlk verdiği yazılı savunmanın anti-AKP ajitasyona endeksli olmaması, daha da önemlisi sanat alanındaki muhalefetin ayrıştırılmasına dönük beklentileri karşılamaması, aksine evrensel, birleştirici ilkelere referansla biçimlenmesi, “Laz Marks”ın yargılanmasına karşı çıkan değişik eğilimdeki insanların bir arada durmasının da önünü açmıştır.
(Kaynak: LİNÇÇİ Ömer F. Kurhan TİYATRO YAZILARI)
***
BULUNMAZ'ın notu: Yukarıdaki metinde bulunan LİNÇÇİ adların önlerine, analarının ak sütü gibi helal olan LİNÇÇİ sıfatlarını biz ekleyip, bu adların üzerini biz kırmızılaştırdık. Ayrıca, metindeki bariz yanlışları kırmızıyla belirtip, doğrularını yeşille biz yazdık!
Ayrıca bakınız:
MÜTTEFİKLERİ AHMET ERTUĞRUL TİMUR (NAM-I DİĞER 3. ABDÜLHAMİD) VE YALAN MAKİNESİ MUSTAFA ŞÜKRÜ DEMİRKANLI İLE KÖPRÜLERİ ATAN Ö. F. KURHAN'IN ÇÖP KUTUSU
LİNÇÇİ Ömer Faruk Kurhan, LİNÇÇİ olmayan Nedim Saban'a dramaturgluk yapıyor!
LİNÇ KAMPANYASI ana sponsorlarından, sansürcü, iftiracı yayıncı Ahmet Ertuğrul Timur'la (nam-ı diğer 3. Abdülhamid) en son haberleşmemizin anatomisi!
LİNÇÇİ Ertuğrul Timur, öznesiz tümce kuruyor!
Yalan makinesi ve küfürbaz Mustafa Demirkanlı'nın sözde küfre karşı kampanyasına alet olanların imzaladıkları metni ve alet olanları teşhir ediyoruz!
Linç imzacıları listesi
12 Mart 2010 Cuma
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


