edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Haziran 2007 Cuma

Geçmişten gelen mektup

Orhan Kemal (Bursa:10/2/943)


Canım Karıcığım!

Mektubunu zevkle okudum. Ne de olsa sıkıldığını ve bu sıkıntıyı def etmek için kocana yazdığını anlıyorum. Haklısın karıcığım. Canın sıkıldıkça bana yazarsan yaz. Belki ferahlar, açılırsın. Genç bir kadın kocasından beş sene ayrı kalırsa çıldırmasa bile üzülür. Benim de bütün sıkıntı ve asabiyetimin sebebi senden çok uzakta olmamdır. Mamafih önümüzde bir yaz kaldı. Sonbahara yanındayım. Beş senenin acısını bol bol çıkarırız. Seni mesut etmek için elimden geldiği kadar çalışacağım. (...)

Günlerim çok soğuk ve sıkıntılı geçiyor. Bol bol okuyor ve yazıyorum. Yedi ay sonra da sana roman, hikaye, şiir okur, hoşça vakit geçiririz. Ben artık eski Raşit değilim. Sinemaya seninle, kıra, bahçeye gezmeye seninle gideceğim. Artık anladım ki sen benim yalnız karım değil, arkadaşım olacaksın. Göreceksin Nuriye, ne güzel günler geçireceğiz! Sabret karıcığım...

Bugün şu satırları yazarken dışarıda kar var. Hava inadına soğuk. Önümdeki mangalda ateş dolu. Mangalın kenarında çaydanlık kaynıyor. Çay içeceğiz. Ne yapalım... Bir mahpusun kış günü eğlencesi bu. Hoş, hapishanede eğlence isteyene çok. Mesela koğuşlarda kumar oynanır, esrar içilir, laklakiyat edilir, daha birçok şey. Ama ben hiçbiriyle meşgul olmam.

Evvelki gece bizim yattığımız revirde iki kişi öldü. Daha evvelisi bir kişi. Bu gece de bir başkası delirdi. Bütün bunların sebebi açlık ve sefalettir. Her şey o kadar pahalı ki bir mahpus için geçinmek dehşetli zor. Hapishanede altı yüzden çok mahpus var. Hele adembaba denilen fakirler öyle sefil ve perişanlar ki insan onlara baktıkça bunalıyor... Bunları havadis kabilinden yazıyorum.

Mektubumu bitirirken seni ve Yıldızımı öper, neşe ve sıhhatle şen olmanızı dilerim.

Senin: Raşit

Kaynak: Cumhuriyet gazetesi (31/5/2007)

30 Mayıs 2007 Çarşamba

Yayıncılık mucizesi: Bir ayda 55 klasiği çevirip yayınladılar!

Sefa Kaplan, 10.10.2005, Hürriyet.

İskele Yayınları, bir ay içerisinde Tolstoy’dan Dostoyevski’ye, Balzac’tan Hemingway’e 55 klasik eseri birden yayımlayarak herkesi şaşırttı.

Yeni kurulan İskele Yayınları, bir ay içerisinde Tolstoy’dan Dostoyevski’ye, Balzac’tan Hemingway’e 55 klasik eseri birden yayımlayarak herkesi şaşırttı. Yayıncılar, yayınevinin eski çevirileri küçük değişikliklerle yeniden yayımladığını ve çevirmenlere telif ödememek için böyle bir yola başvurduğunu iddia ediyor. Yayınevi ise bu kitapları satın aldığını söylüyor.

Edebiyat eleştirmeni Semih Gümüş, önceki hafta Radikal Kitap ekinde yer alan yazısında, bir ayda 55 klasik kitap yayımlayan İskele Yayınları’nı suçlayarak ‘Epeyce bir süredir bazı yayınevleri önceden yayınlanmış klasiklerin tümünü, bir de kendileri yayımlıyor. Bir de ben çevireyim, diyen kültür savaşçıları, onlarca klasiği kısacık bir zamanda, belli ki yemeden, içmeden, uyumadan çevirmeyi sürdürüyor’ diyor.

DÖRT DİLDEN ÇEVİRİ

Gümüş, kitapların üzerinde imzası bulunan Mustafa Bahar’ın İngilizce, Almanca, Fransızca ve Rusça dillerinden çeviri yaptığını da hatırlatarak ‘böyle üretken bir çevirmenin, yıllarca bekleyip de bir ayda yirmi beş klasiği birden yayımlamasının her türlü ‘takdiri’ hak ettiğini’ belirtiyor. Yayın dünyasının bu tür yolsuzlukları gayet iyi bildiğini, ama nedense sineye çektiğini vurgulayan Semih Gümüş, Yayıncılar Birliği, Türkiye Yazarlar Sendikası, PEN, Edebiyatçılar Derneği gibi yazar kuruluşlarının konuyla ilgilenmemesini tuhaf karşıladığını belirtiyor.

ESRARENGİZ YAYINEVİ

Gümüş, bütün çabalarına rağmen İskele Yayıncılık hakkında hiçbir şey öğrenemediğini de vurgulayarak Nurullah Ataç çevirisi olan Stendal’ın ‘Kızıl ve Kara’sının ‘Kırmızı ve Siyah’ gibi komik bir değişiklikle, Atilla Tokatlı’nın Tolstoy’dan ünlü ‘Savaş ve Barış’ çevirisinin ise olduğu gibi yayımlanmasını ‘müstehcen neşriyat’ olarak tanımlıyor. Telif ödememek için isimleri kullanılmayan diğer çevirmenler arasında ise Melih Cevdet Anday (Ölü Canlar/Gogol), Nihal Yalaza Taluy (Ezilenler/Dostoyevski), Tahsin Yücel (Dünya Nimetleri/Andre Gide), Tektaş Ağaoğlu (Ve Durgun Akardı Don/Şolohov) gibi ünlü isimler yer alıyor.

Bu eserlerin tüm mali haklarını satın aldık

Bu suçlamalar üzerine görüşlerini almak için İskele Yayıncılık’ı aradık. Yayınevi adına konuşan Cengiz Yaşar’a Semih Gümüş’ün yazısındaki iddiaları, başka çevirmenlerin kitaplarını basarak haksız kazanç elde ettiklerine dair suçlamaları hatırlattık. Yaşar, kendisini aradığımız için önce bize teşekkür etti ve sorulara tek tek cevap vermek yerine, bir basın açıklaması yapacağını söyledi. Ertesi gün internet üzerinden bize ulaştırılan basın açıklamasında ise sorularımıza cevap vermek yerine genel bir açıklama ile yetinildiği görüldü. Açıklamada, bu tür söylentilerin rakip yayınevlerinin rahatsızlığından kaynaklandığı iddia edilerek şunlar söyleniyordu: ‘Yayınevimizce satışa sunulan dünya klasikleri dizisi ile ilgili olarak, çok kısa bir sürede bu kadar kitabın hazırlanıp basılması ve piyasaya sunulması eleştiri konusu olmuştur. Oysa, adı geçen eserlerin tamamı daha önce başka bir yayınevi tarafından basılmış ve üç yıl süreyle satılmıştır. Yayınevimiz 7 Mart 2005 tarihli ve 04229 sayılı noter sözleşmesiyle bu eserlerin tüm mali haklarını ve ruhsatını FSEK’nın 49. maddesi gereğince gayri kabili rücu şartıyla sınırsız olarak devralmıştır.’

RAŞİT ÇAVAŞ (OĞLAK YAYINLARI)

Liseli öğrenciler kullanılıyor


Gazetelere verdiği ilanla durumu protesto eden Oğlak Yayınları Editörü Raşit Çavaş, şunları söyledi:

‘Doğrudan doğruya bizim kitaplarımızdan bir şey alındığına dair kanıtımız yok. Ama bunların eski çevirilerden, özellikle Milli Eğitim klasiklerinden alındığını herkes biliyor. Son duyduğumuz şu, artık bu işi küçük bir ücret karşılığı lise öğrencilerine yaptırmaya başlamışlar. Birkaç kelime değiştiriyorlar, sana yeni çeviri oluyor. Eskiden beri birtakım yayınevleri bunu sürekli yapıyordu. Meselenin şimdi gündeme gelmesinin nedeni şu: Eskiden bu tür kitapları kapısından içeri sokmayan büyükler ve zincir kitapevleri, çok ucuz kitap mantığıyla bunları da satmaya başladılar. Bu durum, sektörün bütün inandırıcılığını yitirmesine yol açabilir. Hele bir de Yayıncılar Birliği’ne üye olurlarsa, siz o zaman seyreyleyin şenliği.’

CEVAP BEKLEYEN SORULAR

İskele Yayınları’nın önceden çevrilmiş kitapları, telif ödememek için küçük değişikliklerle yeniden bastığı doğru mu?

Bu kitaplarda çevirmen olarak adı geçen Mustafa Bahar kim?

Mustafa Bahar, İngilizce, Fransızca, Almanca ve Rusçayı çeviri yapacak düzeyde biliyor mu?

Bugüne kadar yaptığı başka bir çeviri var mı?

Satın alındığı söylenen bu kitapların üzerinde daha önce de aynı çevirmenin ismi mi vardı?

16.10.2005

tıkla: dergibi

'Yiyelim içelim dostlar'

Memleketin hali sizi üzüyorsa, yapacağınız tek şey var: "Yiyelim içelim dostlar" diye haykırmak!

Siz, "Çağdaş Türk edebiyatının en önemli ustalarından" biriyseniz, dilediğinizi söyleme hakkına sahipsiniz demektir!

Siz, sırtınızı finans kapitalin yayınevlerine dayamışsanız, dilediğinizi yapma hakkına sahipsiniz demektir!

Siz, toplumcu edebiyatın önünde baraj kuran, anlı şanlı bir eleştirmene kendinizi teslim etmişseniz, edebiyat piyasasının, en önemli esnaflarından biri olmuşsunuz demektir!

Milliyet gazetesinde yayımlanan haber kısa olduğundan, aktarıyoruz:


Adalet Ağaoğlu’nun günleri...

Çağdaş Türk edebiyatının en önemli ustalarından Adalet Ağaoğlu, okurlarının karşısına “Damla Damla Günler” adını verdiği günlükleriyle çıkıyor bu kez.

30 Mayıs 2007 Çarşamba

MİRAÇ ZEYNEP ÖZKARTAL

Günlüklerin ilk iki cildini kapsayan birinci kitap, önceki yıllarda yayımlanmıştı. Ancak “Damla Damla Günler III” ilk kez buluşuyor okurla. 1983 seçimleriyle başlayan üçüncü cilt, yazarın trafik kazası geçirdiği 1996 yılında sona eriyor. Kitabın son satırlarında “cenazesini gördüğünü” anlatan Ağaoğlu, günlüklerini şu cümlelerle noktalıyor: “Yazar, kendi çaresizliğini yazamaz. Başkalarını yazması da bundandır.”İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayımlanan üç ciltlik “Damla Damla Günler”in tanıtımı, önceki akşam İş Sanat’ta yapıldı.

Gecenin ilk konuşmasını Doğan Hızlan yaptı ve kitapları “Yalnızca Adalet Ağaoğlu’nun değil, hepimizin günlük yaşamı” olarak tanımladı. Bu edebiyat türünün çok öğretici olduğunu söyleyen Hızlan, “Bu sayede romanların ardındaki gelgitleri görüyoruz” dedi. Tabii Adalet Ağaoğlu’nun yaşamında eşi Halim Ağaoğlu’nun yerinden söz etmemek olmazdı. Hızlan, “Halim, her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır sözünü tersine döndürdü” diyerek bitirdi konuşmasını.Tam bu sırada Adalet Ağaoğlu’nun sesi duyuldu: “Sevgili Doğan, şu memleketin haline bak! Sen nelerden söz ediyorsun?”

Her zaman olduğu gibi, yaşamını ülkesinin koşullarından ayrı tutamıyordu yazar. Belli ki yaşadığımız ortamda edebiyatının övülmesi içine sinmiyordu. Daha sonra Hızlan ile dostluğunun çok eskilere dayandığını ve bütün edebiyat macerasını birlikte yaşadıklarını söylerken neşesi yerine gelmişti Ağaoğlu’nun. “Yiyelim içelim dostlar” diyerek kadeh kaldırdı: “Delip de geçen yıllarımıza içelim.”

tıkla: Milliyet

19 Mayıs 2007 Cumartesi

İşçi edebiyatı yarıştırılıyor!


Başta Cumhuriyet gazetesi olmak üzere, egemen medya mantığı, işçi sınıfının ideolojik kavgasına değil, "sınıf atlama" isteğine hizmet ediyor...

Cumhuriyet Kitap dergisinin 900. sayı / 17 Mayıs 2007 tarihli sayısında; Feyza Hepçilingirler'in "Türkçe Günlükleri" sayfasında bir duyuru / yorum:


6 Mayıs Pazar

2005 Yılı Abdullah Baştürk İşçi Öyküleri Yarışmasına (Türkçe uzmanı yazarımız "Yarışması'na" diye yazmamış HB) katılan öykülerden Tuncer Uçarol tarafından seçilenler, Genel-İş Sendikası Yayınların'ca (Türkçe uzmanı yazarımız "Yayınları'nca" diye yazmamış HB) iki kitap halinde yayımlanmış. Üst başlıkları "İşçi Öyküleri" olan kitaplarının birinin adı "Kadın İşçiler", ötekinin "Timsahın Ağzındaki Usta". Yarışmada "Mevsimlik İşçiler" öyküsüyle Zehra Ünüvar birinciliği, "Ocakçı Gözleri" ile Mavisel Yener ikinciliği, "Lena / Düş Hançeri" ile Emine Başa üçüncülüğü kazanmış. Kitapların her ikisi de kendi içinde bölümlere ayrılmış, kitabın sonuna yazarların özgeçmişleri eklenmiş. (Hangi kitabın; birincinin mi, ikincinin mi? HB) Kendi (bireysel değil) bireycilikleri dışında dünya tanımayanlara, kişisel bunalımlarından başka anlatılmaya değer konu bulunmadığını sananlara güzel bir anımsatma. İşçiler de var, onların dünyaları, o dünyaların öyküleri, bu dünyaları anlatan kalemler de var. (Yarışarak işçi sınıfına hizmet edenler de var! HB)

9 Mayıs 2007 Çarşamba

8 Mayıs 2007 Salı

Takis Theodoropoulos

Hiçbir okuma dizgesine bağlı olmayan biri olduğumdan, "kafama göre" okumalarımı sürdürüyorum...

Biraz önce son sayfalarını yudumlayarak bitirdiğim romanın adı: Narkissos'un Düşüşü...

Can Yayınları tarafından yayımlanan kitap, Takis Theodoropoulos'un, Türkçe'ye çevrilmiş tek kitabı... Çevrilmeyi bekleyen kitapları: Algılanamayan Manzara, Gizli Yunanistan'ın Değişimleri, Atina'nın Yedi Canlıları, Öğlenin Deliliği...

1954 yılında Atina'da doğan Takis, benden bir yaş büyük biri olduğundan, yakınlık duyduğum bir yazar izlenimi edinmeme neden oldu... Derinlikli bir yapıt olmayan Narkissos'un Düşüşü, herşeye karşın, sıkmadan, kendini okutan bir kitap...

Takis, yıllarca gazeteci olarak çalıştığından, kalemini kıvrak bir ustalıkla kullanabilmeyi beceriyor...

Gazetecilik uğraşından sonra; editörlük, yayın yönetmenliği yapan Takis, bu işlerin, kendisinde oluşturduğu "edebiyat piyasasını koklama" yeteneğiyle, yazdığı kitaplarda da, belli bir başarıyı yakalama şansına ermiş...

Özellikle Manos Hacidakis'in To Tetarto adlı sanat dergisinin ilk yayın yönetmenliğini yapan Takis, bu süreçten de yararlanmasını bilmiş...

Takis, Narkissos'un Düşüşü adlı yapıtında; kırk yaşını geride bırakan bir yazarın, yaşamını köktenci bir anlayışla değiştirip, kendini sonu belirsiz bir serüvene bırakmasını anlatıyor...

Bir tutam cinsellik, bir tutam gizem, bir tutam bilinemezlik... sarmalında ilerleyen roman, "has edebiyat" ürünü değil. Can Yayınları'nın yayın siyasasına uygun olarak gündeme gelen, "light" bir metin...

Canınız sıkkınsa ve fazla kafa yormadan bir iş yapmak isterseniz; önerebileceğim bir yapıt Narkissos'un Düşüşü...

Şimdi de, arka kapak yazısını aktaralım:


Narkissos'un Düşüşü, Ege denizinin karşı kıyısından Andreas Giyonis'in öyküsünü anlatıyor. Romanın başkişisi olan Andreas Giyonis, kırk yaşını geride bırakmış bir yazardır. Birden kendisini tuhaf bir 'şaşkınlık' duygusunun içinde bulur, içine düştüğü bu aşırı duygudan sıyrılabilmek için de yaşamını tümüyle değiştirmeye karar verir.

Önce karısından ayrılır, sonra da hem yazı yazmasına zaman bırakacak, hem de çok para getirecek bir iş bulur kendisine: mafya ile çalışmaya başlar. Ancak, yaşamındaki en önemli değişiklik, yunan kökenli bir Amerikalı olan Chryssa'ya aşık olmasıyla gelir. Bu ele avuca sığmayan, güzel, akıllı ve çekici kadınla birlikte Avrupa kentlerinden Kanada'ya kadar uzanan bir yolda dolu dolu yaşar aşkı.

Yaşamını alt üst eden bu büyük fırtınayı anlatan Andreas Giyonis'in, büyük acılardan söz ederken bile satır aralarında gülümsemesini hissettiren bir tat veriyor. Kulaklarımıza 'buzuki' sesleri getiren, yüzümüze Ege'nin bildik rüzgarlarını estiren, tutkulu bir aşkın peşinden okuru sürükleyen, bu son derece dokunaklı ve içtenlikle yazılmış roman, yunanlı usta yazar Takis Theodoropoulos'un türkçe'ye aktarılan ilk kitabı.

5 Mayıs 2007 Cumartesi

Statükoya karşı Tolstoy

Kanıksanmış, alışılmış, gerici... yaşam tarzını dayatan faşist rüzgarların etkisinde kalan ülkemizde, şu sıralar, Tolstoy okumakta yarar var...

Özellikle Yokuş Yayınları'nın ürettiği, gerçeğe en yakın Tolstoy yapıtlarını okumanın, kaçınılmaz keyfini yaşayacağınızı garanti edebilirim...

Vatanseverliğe Karşı adlı kitapdan, tadımlık bir paragraf:

"Vatanseverlik en basit, en sarih ve en tartışmasız anlamıyla, iktidarın muhteris ve çıkarcı emellerine ulaşmasındaki bir araçtan, yönetilenlerin de insan haysiyetini, sağduyuyu ve vicdanı terketmesinden ve iktidara köle itaatinden başka bir şey değildir. Vatanseverliğin vazedildiği her yerde, gerçekte vazedilen budur."

tıkla: Yokuş

1 Mayıs 2007 Salı

Yokuş Yayınları

Yayımcılığın finans kapitale teslim edilmek istendiği bir süreçte, bağımsız yayınevi kuranlar da çoğalıyor...

Acar Burak Bengi de bunlardan biri... Yokuş Yayınları diye bir yayınevi kuran Bengi, gerçeklerin aydınlatılmasını birincilleştirirken, tecimsel olanı ikincilleştiriyor...

Dağıtım ağı denilen acımasız işleyişe de karşı direnç gösteren Bengi, dağıtım tekellerinin, okura karşıt örgütlenmesini kırmak isteyen bir tavır sergiliyor...

Coşkun Büktel'in, Yokuş Yayınları ile ilgili değerlendirmesinden küçük bir paragraf aktaralım:

Yukarıda ilk iki kitabının kapaklarını gördüğünüz Yokuş Yayınları, dağıtım tekellerinin bazen %60'a varan ve kitap fiyatlarını okurların aleyhine şişiren aşırı taleplerine karşı çıkmak için internet üzerinden satış yapmaya karar verdi. Bu karar uyarınca www.yokusyayinlari.com adresli sitesini bugünden (1Mayıs 2007) itibaren yayına soktu.

tıkla: coskunbuktel.com

30 Nisan 2007 Pazartesi

Dünyayı Sarsan On Gün'ün otuz üçüncü sayfasından

"Bu taşra kentinde, kendilerine bostan hırsızı dedikleri spekülatörlerden oluşan bir aile tanıdım. Üç erkek çocuk, rüşvet yoluyla askerlikten kaçmışlardı.Biri yiyecek karaborsacılığı yapıyor, öbürü, Lena madenlerindeki altını yasadışı yollardan esrarengiz Finliler'e satıyor, bir başkası ise, yerli kooperatiflere satış yapıyordu. Böylece, halk, karneyle siyah bir ekmeğin dörtte birini zor bulurken, onun evinde francala, şeker, çay, pasta ve tereyağı bulunuyordu. Soğuk ve açlıktan bitkin düşen askerler artık cephede tutunamadıkları zaman, bu ailenin ne büyük bir acıyla 'bu korkaklara' sövüp saydıklarını işitmek gerekirdi. Rus olmaktan ne çok utanç duyuyordu bu aile ve evinde buldukları yiyecek stoklarına el koyan bu Bolşevikler ne yaman haydutlardı!

Dıştaki bu kokuşmuşluğun altında, II, Nikola'nın düşüşünden artakalan eski zamanın gizli güçleri ise esrarengiz ve yoğun çalışmalarını sürdürüyorlar, ünlü Okrana'nın ajanları çar için, çara karşı Kerenski için, ya da Kerenski'ye kim para verirse onun emrinde çalışıyorlardı. 'Kara Yüzler' gibi çeşitli yeraltı örgütleri, hangi biçim altında olursa olsun, karşıdevrimin başarısı için eylemler yapıyorlardı."

Dünyanın her yerinde, her dönemde olabilen bir durumla karşı karşıyayız. Örnekse Türkiye'de ve bu süreçte de aynı yada benzer şeyler yaşanabiliyor...

Bir yanda, elini sıcak sudan soğuk suya sokmayan burjuvalar ve diğer yanda, eli sürekli olarak sıcak yada soğuk suda bulunan emekçiler!..

Bu duruma karşı savaşım veren sanatçıların varlığını bilmek, yüreğimize su serpiyor...

tıklayın: hilmibulunmaz.com

29 Nisan 2007 Pazar

Dünyayı Sarsan On Gün'ün otuz altıncı sayfasından

"Süt, ekmek, şeker ya da tütün satın alabilmek için, buz gibi yağmurun altında saatlerce kuyruk beklemek gerekiyordu. Gece toplantılarından dönerken, kimilerinin kollarında çocukları olduğu halde, çoğunluğunu kadınların oluşturduğu bu kuyruklara gün ağarmadan önceleri çok rastladım. Carlyle, Fransız Devrimi adlı yapıtında, Fransız halkını kuyruk beklemek için çok yetenekli bir halk olarak tanımlar. Rusya, bu yönteme 'Kutsal Nikola' zamanında geçerek 1917 yazına dek aralıklarla alışkanlığını sürdürmüş ve o tarihten sonra da kuyruk, yaşantısının olağan uygulamalarından biri olmuştu. Sert Rus kışında, Petrograd sokaklarının don tutmuş kaldırımlarında gün boyu ayakta duran bu üstleri başları yırtık pırtık insanları bir düşünün. Ekmek kuyruklarında, Rus halkının mucizeye varan o yumuşak sabrını taşıran acı ve kesin hoşnutsuzluk sözlerine çok rastladım.

Tiyatrolar, pazarları da olmak üzere her gece oyunlarını sürdürüyorlar. Karsavina, Marie Tiyatrosu'nda, yeni balede dans ediyor ve dansa deli gibi tutkun tüm Rusya onu görmeye geliyordu. Şalyapin aryasını geçiyor, Meyerhold'un sahneye koyduğu Korkunç İvan'ın Ölümü yeniden oynanıyordu. Bu temsillerden birinde, 'Saray subayları okulundan' tören giysileri içinde bir öğrencinin her perdeden sonra, kartalları sökülmüş, bomboş çar locası karşısında hazırola geçtiğini anımsıyorum. 'Krilove Zerkalo', Şnitzler'in Reigen'ini pek tantanalı biçimde sahneye koymuştu."

Egemenlerin, insanları, açlıkla korkuttuğu bir dünyada yaşarken, Devrimler Çağı'nın, insanlara umut ve kavga vermesinin ivmesiyle, hareketlenen yaşamın, ne denli büyük varsıllıklar taşıdığını anlatan; Dünyayı Sarsan On Gün adlı yapıt, sosyalizmin başarısını da sürekli olarak vurgulayarak, "görev"ini hakkıyla yerine getiriyor...

tıklayın: hilmibulunmaz.com

Yitik Ülke 'büyüyor'

Yitik Ülke edebiyat sitesi 2000 yılında çıktığı yolculuğa devam ediyor.

Çok yakında bir kutlamamız ve tüm yazarlarımızın katılımıyla gerçekleşecek olan imza günü/söyleşimiz olacak.

Detayları bildireceğiz, hepinizi kokteylimize bekliyoruz. 4 yeni şiir kitabımızla 7. yaşımıza merhaba diyoruz.

Yeni Şiir Kitaplarımız:

Şeref Bilsel - Mecnûn Dalı,
Erkut Tokman - Bilinmezi Dolaşan Ses,
Şükrü Sever - Yay ve İpek,
Kenan Yücel - Uzaklara Atılmış Bir Kedi Hüznü

kaynak: yitikulke.com

Yazınsal piyasada yenilikler

Tüm insan edimlerinin "değişim değeri" üzerinden örgütlendiği kapitalizmde, yazınsal sanatlar da "kullanım değeri" üzerinden kendini ifade edemiyor...

Herşeyin pazara sunulmak zorunda olduğu, her an büyük bir rekabet bilinciyle hareket eden piyasa yazıncıları, istenç dışı da olsa, yapıtlarının tanıtımının hemen altına, pazar payı artırımını sağlayabilecek "adresler" koymak zorunda kalıyorlar!...

Bu bağlamda kitaplar yayımlayan, dergi çıkaran, site kuran Kadir Aydemir'den gelen bir e-postayı dikkatinize sunuyorum:

Arkadaşlar merhaba. Uzun zaman sonra yeni kitaplarım çıktı. Sevgilerle...

Aşksız Gölgeler (Öykü)

Kadir Aydemir

Aşkla erotizmin, ölümle ayrılığın buluştuğu öyküleri Kadir Aydemir'in şiirsel dilinden okuyacaksınız Aşksız Gölgeler'de... Bazen bir deniz kabuğu, bazen bir rüzgârgülü size yalnızlığı fısıldayacak... Tam burada, kim bilir, belki de sessizliğin kendisidir yazılanlar. Kadir Aydemir'in ilk öykü kitabı Aşksız Gölgeler, edebiyatta kısa öykü tadını seven okurlar için yepyeni bir yolculuk şansı...

"Zaman eskimez. Geçip giderken her şeyin yüzünü de yanında götürür. Meyveleri soldurur, kelebeği öldürür, anneleri ağlatır. Fotoğraf karelerine asılı gülüşünüz dondurulmuş bir mutluluk tablosu olur artık. Albümünüzü açar ve bir kısmı kartona yapışmış resimleri tek tek çıkartmaya çalışırsınız. Zaman buna bile izin vermez, bu küçük zevke."

Rüzgârla Saklı (Aşk şiirleri)

Kadir Aydemir

"Sessizliğin Bekçisi", "Dikenler Sarayı" ve "Aşksız Gölgeler" adlı kitaplarıyla edebiyat dünyasında adını duyuran Kadir Aydemir'in yeni aşk şiirleri kitabı "Rüzgârla Saklı". Kadir Aydemir'in kitapta bir araya getirdiği 21 aşk şiirine ressam Nihat Kemankaşlı da çizdiği desenlerle eşlik etmiş. Kadir Aydemir oldukça ilgi çeken "Cunda Öyküleri" adlı öykü seçkisini de yayına hazırlamıştı. Şiirseverler için aşk dolu bir yolculuk fırsatı "Rüzgârla Saklı".

Nerede şimdi O her şeyi unutturan Küçük aynan?

Online sipariş için: pandora.com.tr

Yitik Ülke Yayınları
yitikulkeyayinlari.com
kadiraydemir.com
yitikulke.com

tıklayın: hilmibulunmaz.com

Dünyayı Sarsan On Gün'ün otuz yedinci sayfasından

"Ermitage ve öteki galerilerin koleksiyonları Moskova'ya gönderilmelerine karşın, her hafta resim sergileri açılıyordu. 'Entelijansiya' kadınları, sanat, edebiyat, modern felsefe üzerine yapılan konferanslarda kalabalıktan itişip kakışıyordu. Mevsim, özellikle tasavvuf şarlatanlarıyla renklenmiş, Rusya'da ilk kez kabul edilen 'kurtuluş ordusu' dinleyicileri eğlendirdiği kadar şaşırtan kutsal toplantılarını ve mitinglerini duyuran bildirgelerini duvarlara asıyordu."

Günümüzde ve Türkiye'de de farklı sınıfların davranış biçimlerini anıştıran paragraf, özellikle tiyatro dünyasında oluşan çürümeyi düşünmemize neden oluyor!..

tıklayın: hilmibulunmaz.com

27 Nisan 2007 Cuma

Dünyayı Sarsan On Gün'ün kırk beşinci sayfasından

"Sayıları her geçen gün artan ve tüm kentin her yanında yapılan halk mitinglerinin birinde hazır bulunmak için ırmağı geçerek modern sirke gittim. İnce bir tele asılı beş küçük ampulün aydınlattığı çıplak ve soğuk bir amfiteatrdaki tavana dek uzanan pis sıralar üzerinde, askerler, gemiciler, işçiler, kadınlar, yaşamları tehlikedeymiş gibi hepsi dikkat kesilmişlerdi. 548. Tümen'den bir asker şöyle konuşuyordu:

- Arkadaşlar! İktidardakiler bizden özveri üstüne özveri isteyip, her şeyi ellerinde bulunduranları rahat bırakıyorlar.

'Almanya ile savaştayız. Alman generallerinden gelip bizim Genelkurmay'da çalışmalarını istiyor muyuz? Kapitalistlerle de savaştayız ama onların bizi yönetmelerine katlanıyoruz.'

Asker, ne için ve kimin için dövüştüğünü bilmek istiyor. Devrim için mi, demokrasi için mi yoksa kapitalist haydutlar için mi?"

Günümüzde de, aynı durumlar yaşanıyor... Askerler ve tüm insanlık, ne için ve kimim için dövüştüğünü sorguluyor...

tıklayın: hilmibulunmaz.com

26 Nisan 2007 Perşembe

Dünyayı Sarsan On Gün'ün elli dördüncü sayfasından

" - Arkadaşlar, biz cephede soğuk ve açlıktan geberiyoruz. Hiç yüzünden bizi ölümün kucağına atıyorlar. Amerikalı arkadaşlara rica ediyorum. Amerika'da söylesinler ki Ruslar devrimi ancak ölünce bırakırlar. Tüm halklar ayaklanıp yardımımıza gelinceye dek kalemizi savunacağız. Amerikalı işçilere ayaklanıp, sosyal devrim için kavga vermelerini söyleyiniz.

"Silahların kan kustuğu süreçte bile, "Bütün Dünyanın İşçileri Birleşin" sloganıyla düşünme erdemi edinmiş insanların vakuru, insana sıcak umutlar veriyor...

tıklayın: hilmibulunmaz.com

Dünyayı Sarsan On Gün'ün yüz kırk dokuzuncu sayfasından

"Biraz sonra, yerimizi aldığımız büyük salonun basın masasında, burjuva gazetelerinde çalışan bir anarşist bana dönerek Prezidyum'un ne olduğuna gidip bakmamı önerdi.Tsik'e ayrılmış oda boştu. Petrograd Sovyeti'nin odasında da kimseler yoktu. Salon salon tüm Smolni'yi dolaştık. Kimse Kongre yönetim organının nerede olduğu konusunda en ufak bir fikre bile sahip değildi. Yürürken, meslektaşım bana devrimci geçmişiyle Fransa'da geçen uzun ve eğlenceli sürgün yaşantısını anlatıyordu. Bolşeviklerin, kaba, cahil, estetik duygusundan yoksun kişiler olduklarını söyledi bana. Bu tipik bir Rus entelijansiya adamıydı... Devrimci Askeri Komite'nin bulunduğu 17 numaralı odanın önünde kendimizi korkunç bir itiş kakış arasında bulduk. Kapı açılarak içerden rütbesiz bir üniforma giymiş düz yüzlü bodur bir adam dışarı çıktı. Gülümsüyor gibiydi ama bunun yorgunluktan ileri gelen donuk bir gülümseeme olduğunu çabuk anladık. Krilenko'ydu bu.

Kibar tavırlı ve iki dirhem bir çekirdek olan genç meslektaşım bir sevinç çığlığı atarak ilerledi ve elini uzatarak:

- Nikolai Vassileviç, dedi, beni tanıyor musunuz? Hapiste birlikteydik. Krilenko, dikkatini ve bakışlarını toparlayabilmek için çaba gösterdikten sonra büyük bir dostluk havasıyla berikine bakarak:

- Siz nasılsınız S... Nasılsınız?

İkisi kucaklaşırken konuşuyorlardı:

- Ne yapıyorsunuz buralarda?

- Yalnızca görmeye geldim. İşleriniz iyi gidiyor gibi.

- Evet, diye karşılık verdi Krilenko emin bir sesle. Proleter devrimi büyük bir başarıdır. Sonra gülerek ekledi:

- Belki yine bir gün hapishanede görüşürüz."

tıklayın: hilmibulunmaz.com

ZORBA

Roman ve sinema olarak dünya sanatına katkıda bulunan ZORBA, Nikos Kazancakis'in başyapıtı...

Can Yayınları'nca yayımlanan kitap, Ahmet Angın tarafından Yunanca aslından Türkçe'ye kazandırılmış...

Kapak resmi Esat Tekand tarafından yapılan kitabın, arka kapağındaki yazı Uğur Kökden'e ait:

Nikos Kazancakis, çağdaş Yunan edebiyatının ancak buzlucam ardından seçilebilen, tedirgin ve büyük kişiliklerinden biri olarak çok tartışıldı; yanlış bilindi; az sevildi. Zorba adlı bu romanı, onun kendisiyle giriştiği bir tür sessiz hesaplaşma sayılabilir. Geçmişin, kayıp giden zamanın, insanın temel yanılgılarının bir kez daha gözden geçirilmesidir bu roman. Zorba aracılığıyla Kazancakis, özyaşamının yenilgiler ve soru işaretleriyle dolu bir bilançosunu çıkarır. Bu bağlamda ele alınınca, bu roman, Aleksi Zorba ile yazarın yaşam öyküleri arasında sonsuz atkı ve çözgülerle dokunmuş büyülü bir kumaştır, denebilir; baştan sona bir arayışı, sonu gelmez çabaları yansıtan bir kanaviçedir; 'insan'ı arayışın serüvenidir. "Korkmamayı, yaşamı sevmeyi, ayakta durabilmeyi bana o öğretmişti," diyor Kazancakis. Gerçekten de Zorba, bir yaşam kılavuzudur. Özgür insanların simgesidir. Bugün Kazancakis'in mezar taşında yazılı olanlar, doğrudan Aleksi Zorba'nın ağzından dökülmüş yazgı sözcüklerini andırıyor: 'Hiçbir şey ummuyorum; hiçbir şeyden korkmuyorum; özgürüm'.

Tamamıyla hamasi ve pazarlamaya yönelik bir kapak arkası yazısı olsa da, bir fikir verdiğini düşündüğümden buraya aktardım...

tıklayın: hilmibulunmaz.com

Dünyayı Sarsan On Gün'ün yüz ellinci sayfasından

"Saat tam 8.40'ta şiddetli bir alkış salvosu büyük Lenin'in içeri girdiğini haber verdi. Kısa, tıknaz bir siluet, omuzlara gömülmüş yuvarlak, saçsız, büyük bir baş, küçücük gözler, basık bir burun, geniş ve cömert bir ağız ve kaba bir çene... Tamamen tıraş olmuştu ama sonra hepten bırakacağı ve eskiden çok tanınmış olan sakalı yüzünü gölgelemeye başlamıştı. Giysisi çok eski, pantolonu ise oldukça uzundu. Fiziki yapısı halkın kahramanı olacak kadar gösterişli olmamasına karşın tarihte ender sayılan ve sevilen şeflerden biriydi. Yalnızca zekasının gücüyle popüler olmuş bir şefti. Espri ve mizahtan yoksun, uyuşmaz, ilgisiz, hiçbir pitoresk özelliği olmayan ama derin fikirleri basit sözcüklerle anlatma, durumları kesinlikle çözümleme ve fikir olgunluğuna en büyük aydın yürekliliğini ekleyebilme yeteneğine sahip kişiydi..."

tıklayın: hilmibulunmaz.com

Nikos Kazancakis

"Nikos Kazancakis, 1883'te Girit'in Heraklion kentinde doğdu. Atina Hukuk Fakültesi'ni bitirdikten sonra hukuk doktorasını veren Kazancakis, felsefi açıdan ünlü düşünür Henri Bergson'dan etkilendi. Lenin Barış Ödülü'ne değer görüldü; 1957'de Nobel Edebiyat Ödülü'nü bir oy farkla kaybetti. Goethe ve Dante'nin yapıtlarını Yunancaya çevirdi; Homeros'un Odysseia destanına 33.333 dizelik bir devam yapıtı yazdı. Türkçe'ye çevrilen yapıtları arasında Kaptan Mihalis, El Greco'ya Mektup, Kardeş Kavgası, Günaha Son Çağrı, Yeniden Çarmıha Gerilen İsa ve Zorba sayılabilir. Kazancakis, altmışlarındayken II. Dünya Savaşı yıllarında kaleme aldığı Zorba adlı romanıyla uluslararası üne kavuştu. 1957'de öldüğünde, doğduğu kent Heraklion'daki kale burçlarından birinin altına gömüldü. Mezar taşına, 'Hiçbir şey beklemiyorum, hiçbir şeyden korkmuyorum, özgürüm' sözleri yazıldı."

kaynak: Zorba / Can Yayınları

Merkez Kitaplar

Solunda Adnan Binyazar, sağında Cem Kızıltuğ ve ortada İlknur Özdemir ile Halk Hikayeleri sahasına ani baskın yapan Merkez Kitaplar, Ciner Grubu'nun kapitalizme yeni armağanı...

Solda olduğu varsayılan Binyazar, orta karar bir yazarlık donanımıyla, her dönemde adından bahsettirmeyi başarmış biri...

Zaman gazetesi çizerlerinden Cem Kızıltuğ, sağdaki ilkeli çizgisini koruyabilmiş önemli çizerlerden biri...

İlknur Özdemir ise, yayın piyasasının oluşturduğu esnafların başında gelenlerden...

Kapitalizmin yeniden inşaası yada ilelebet muhafaza ve müdafaa edilmesi için yayımcılığa bodoslamadan dalan Merkez Kitaplar, cebimizdeki son harçlıkları da tüketme düşüncesinde...

tıklayın: hilmibulunmaz.com