31 Mayıs 2007 Perşembe

Oku


30 Mayıs 2007 Çarşamba

kan konuştu

kurtuluş savaşı kazanıldı
seyfi daha zengin
nuri daha yoksul oldu

Yasama, yürütme, yargı ve halk...

Halkın değil, süngünün gücüne güvenen egemenlerin oluşturduğu; yasama, yürütme, yargı kurumları, doğal ki, halkın istemlerine yanıt vermiyor...

İnsan doğasına aykırı olan kapitalizmle yönetilmek istenen ülkemiz, sürekli olarak karaya oturuyor...

Her ne denli, çelişkileri varmış gibi görünse de; yürütmeyle yargı yada yürütmeyle yasama, zaman zaman birbirlerini anlamakta zorlanıyorlar!

tıkla: Milliyet

Yayıncılık mucizesi: Bir ayda 55 klasiği çevirip yayınladılar!

Sefa Kaplan, 10.10.2005, Hürriyet.

İskele Yayınları, bir ay içerisinde Tolstoy’dan Dostoyevski’ye, Balzac’tan Hemingway’e 55 klasik eseri birden yayımlayarak herkesi şaşırttı.

Yeni kurulan İskele Yayınları, bir ay içerisinde Tolstoy’dan Dostoyevski’ye, Balzac’tan Hemingway’e 55 klasik eseri birden yayımlayarak herkesi şaşırttı. Yayıncılar, yayınevinin eski çevirileri küçük değişikliklerle yeniden yayımladığını ve çevirmenlere telif ödememek için böyle bir yola başvurduğunu iddia ediyor. Yayınevi ise bu kitapları satın aldığını söylüyor.

Edebiyat eleştirmeni Semih Gümüş, önceki hafta Radikal Kitap ekinde yer alan yazısında, bir ayda 55 klasik kitap yayımlayan İskele Yayınları’nı suçlayarak ‘Epeyce bir süredir bazı yayınevleri önceden yayınlanmış klasiklerin tümünü, bir de kendileri yayımlıyor. Bir de ben çevireyim, diyen kültür savaşçıları, onlarca klasiği kısacık bir zamanda, belli ki yemeden, içmeden, uyumadan çevirmeyi sürdürüyor’ diyor.

DÖRT DİLDEN ÇEVİRİ

Gümüş, kitapların üzerinde imzası bulunan Mustafa Bahar’ın İngilizce, Almanca, Fransızca ve Rusça dillerinden çeviri yaptığını da hatırlatarak ‘böyle üretken bir çevirmenin, yıllarca bekleyip de bir ayda yirmi beş klasiği birden yayımlamasının her türlü ‘takdiri’ hak ettiğini’ belirtiyor. Yayın dünyasının bu tür yolsuzlukları gayet iyi bildiğini, ama nedense sineye çektiğini vurgulayan Semih Gümüş, Yayıncılar Birliği, Türkiye Yazarlar Sendikası, PEN, Edebiyatçılar Derneği gibi yazar kuruluşlarının konuyla ilgilenmemesini tuhaf karşıladığını belirtiyor.

ESRARENGİZ YAYINEVİ

Gümüş, bütün çabalarına rağmen İskele Yayıncılık hakkında hiçbir şey öğrenemediğini de vurgulayarak Nurullah Ataç çevirisi olan Stendal’ın ‘Kızıl ve Kara’sının ‘Kırmızı ve Siyah’ gibi komik bir değişiklikle, Atilla Tokatlı’nın Tolstoy’dan ünlü ‘Savaş ve Barış’ çevirisinin ise olduğu gibi yayımlanmasını ‘müstehcen neşriyat’ olarak tanımlıyor. Telif ödememek için isimleri kullanılmayan diğer çevirmenler arasında ise Melih Cevdet Anday (Ölü Canlar/Gogol), Nihal Yalaza Taluy (Ezilenler/Dostoyevski), Tahsin Yücel (Dünya Nimetleri/Andre Gide), Tektaş Ağaoğlu (Ve Durgun Akardı Don/Şolohov) gibi ünlü isimler yer alıyor.

Bu eserlerin tüm mali haklarını satın aldık

Bu suçlamalar üzerine görüşlerini almak için İskele Yayıncılık’ı aradık. Yayınevi adına konuşan Cengiz Yaşar’a Semih Gümüş’ün yazısındaki iddiaları, başka çevirmenlerin kitaplarını basarak haksız kazanç elde ettiklerine dair suçlamaları hatırlattık. Yaşar, kendisini aradığımız için önce bize teşekkür etti ve sorulara tek tek cevap vermek yerine, bir basın açıklaması yapacağını söyledi. Ertesi gün internet üzerinden bize ulaştırılan basın açıklamasında ise sorularımıza cevap vermek yerine genel bir açıklama ile yetinildiği görüldü. Açıklamada, bu tür söylentilerin rakip yayınevlerinin rahatsızlığından kaynaklandığı iddia edilerek şunlar söyleniyordu: ‘Yayınevimizce satışa sunulan dünya klasikleri dizisi ile ilgili olarak, çok kısa bir sürede bu kadar kitabın hazırlanıp basılması ve piyasaya sunulması eleştiri konusu olmuştur. Oysa, adı geçen eserlerin tamamı daha önce başka bir yayınevi tarafından basılmış ve üç yıl süreyle satılmıştır. Yayınevimiz 7 Mart 2005 tarihli ve 04229 sayılı noter sözleşmesiyle bu eserlerin tüm mali haklarını ve ruhsatını FSEK’nın 49. maddesi gereğince gayri kabili rücu şartıyla sınırsız olarak devralmıştır.’

RAŞİT ÇAVAŞ (OĞLAK YAYINLARI)

Liseli öğrenciler kullanılıyor


Gazetelere verdiği ilanla durumu protesto eden Oğlak Yayınları Editörü Raşit Çavaş, şunları söyledi:

‘Doğrudan doğruya bizim kitaplarımızdan bir şey alındığına dair kanıtımız yok. Ama bunların eski çevirilerden, özellikle Milli Eğitim klasiklerinden alındığını herkes biliyor. Son duyduğumuz şu, artık bu işi küçük bir ücret karşılığı lise öğrencilerine yaptırmaya başlamışlar. Birkaç kelime değiştiriyorlar, sana yeni çeviri oluyor. Eskiden beri birtakım yayınevleri bunu sürekli yapıyordu. Meselenin şimdi gündeme gelmesinin nedeni şu: Eskiden bu tür kitapları kapısından içeri sokmayan büyükler ve zincir kitapevleri, çok ucuz kitap mantığıyla bunları da satmaya başladılar. Bu durum, sektörün bütün inandırıcılığını yitirmesine yol açabilir. Hele bir de Yayıncılar Birliği’ne üye olurlarsa, siz o zaman seyreyleyin şenliği.’

CEVAP BEKLEYEN SORULAR

İskele Yayınları’nın önceden çevrilmiş kitapları, telif ödememek için küçük değişikliklerle yeniden bastığı doğru mu?

Bu kitaplarda çevirmen olarak adı geçen Mustafa Bahar kim?

Mustafa Bahar, İngilizce, Fransızca, Almanca ve Rusçayı çeviri yapacak düzeyde biliyor mu?

Bugüne kadar yaptığı başka bir çeviri var mı?

Satın alındığı söylenen bu kitapların üzerinde daha önce de aynı çevirmenin ismi mi vardı?

16.10.2005

tıkla: dergibi

'Yiyelim içelim dostlar'

Memleketin hali sizi üzüyorsa, yapacağınız tek şey var: "Yiyelim içelim dostlar" diye haykırmak!

Siz, "Çağdaş Türk edebiyatının en önemli ustalarından" biriyseniz, dilediğinizi söyleme hakkına sahipsiniz demektir!

Siz, sırtınızı finans kapitalin yayınevlerine dayamışsanız, dilediğinizi yapma hakkına sahipsiniz demektir!

Siz, toplumcu edebiyatın önünde baraj kuran, anlı şanlı bir eleştirmene kendinizi teslim etmişseniz, edebiyat piyasasının, en önemli esnaflarından biri olmuşsunuz demektir!

Milliyet gazetesinde yayımlanan haber kısa olduğundan, aktarıyoruz:


Adalet Ağaoğlu’nun günleri...

Çağdaş Türk edebiyatının en önemli ustalarından Adalet Ağaoğlu, okurlarının karşısına “Damla Damla Günler” adını verdiği günlükleriyle çıkıyor bu kez.

30 Mayıs 2007 Çarşamba

MİRAÇ ZEYNEP ÖZKARTAL

Günlüklerin ilk iki cildini kapsayan birinci kitap, önceki yıllarda yayımlanmıştı. Ancak “Damla Damla Günler III” ilk kez buluşuyor okurla. 1983 seçimleriyle başlayan üçüncü cilt, yazarın trafik kazası geçirdiği 1996 yılında sona eriyor. Kitabın son satırlarında “cenazesini gördüğünü” anlatan Ağaoğlu, günlüklerini şu cümlelerle noktalıyor: “Yazar, kendi çaresizliğini yazamaz. Başkalarını yazması da bundandır.”İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayımlanan üç ciltlik “Damla Damla Günler”in tanıtımı, önceki akşam İş Sanat’ta yapıldı.

Gecenin ilk konuşmasını Doğan Hızlan yaptı ve kitapları “Yalnızca Adalet Ağaoğlu’nun değil, hepimizin günlük yaşamı” olarak tanımladı. Bu edebiyat türünün çok öğretici olduğunu söyleyen Hızlan, “Bu sayede romanların ardındaki gelgitleri görüyoruz” dedi. Tabii Adalet Ağaoğlu’nun yaşamında eşi Halim Ağaoğlu’nun yerinden söz etmemek olmazdı. Hızlan, “Halim, her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır sözünü tersine döndürdü” diyerek bitirdi konuşmasını.Tam bu sırada Adalet Ağaoğlu’nun sesi duyuldu: “Sevgili Doğan, şu memleketin haline bak! Sen nelerden söz ediyorsun?”

Her zaman olduğu gibi, yaşamını ülkesinin koşullarından ayrı tutamıyordu yazar. Belli ki yaşadığımız ortamda edebiyatının övülmesi içine sinmiyordu. Daha sonra Hızlan ile dostluğunun çok eskilere dayandığını ve bütün edebiyat macerasını birlikte yaşadıklarını söylerken neşesi yerine gelmişti Ağaoğlu’nun. “Yiyelim içelim dostlar” diyerek kadeh kaldırdı: “Delip de geçen yıllarımıza içelim.”

tıkla: Milliyet

29 Mayıs 2007 Salı

yararsız yarasa

ağaçların arasında uçar
tuhaf türküler söyler
çok tuhaf türküler
yakası açılmamış türküler

yarası derindedir
yararsız yarasa

ıslak tülbentlerin içine çiğ düşer
esrik zamana yaş
cana canan düşer

yarası derindedir
yararsız yarasa

Sultanahmet korunmalı!

Sultanahmet'te oturan, yaşayan insanlar; buraya sahip çıkarlarsa, ancak o zaman Sultanahmet korunabilir...
Salt turistlere bel bağlamak; onlar için Mevlevi olmak, onlar için Oryantal müzik yapmak, onlar için patlamış yada haşlanmış mısır satmak... ile Sultanahmet korunamaz...

Sultanahmet; otellerin müşteri sayısını artırmak için kullandıkları "Roman kartı" ile de korunamaz. Çingene sözcüğünü yamultup eğerek "Roman'laştırmak" ve herkese şirin görünüp, otellerin rengini daha cırtlak hale getirmek için kullanılan insanların, özgüçleriyle korunabilir ancak Sultanahmet...

Tarihsel bir bakış açısına sahip olan Sultanahmet sakinlerinin görüşlerine önem verilmeden yapılan herhangi bir koruma mantığı, ister istemez, gelir duvara toslar...

Sultanahmet'te oturan yada burada doğup büyüyen insanlardan: Mimar, mühendis, hukukçu, sanatçı, bilimci ve duyarlı insanlardan bilgi ve destek alarak, yapılabilecek bir korumacılık, topluma da yararı olan bir sürece evrilir...

Toplumdan uzak, bürokrasinin tozlu masalarında alınan kararlarla, yürütülmek istenen korumacılık, mutlaka tıkanır ve tarihin tozlu raflarına mahkum olur...

Tüm bunları göz önünde bulundurduğumuzda, "Sultanahmet Koruma Meclisi" diyebileceğimiz bir oluşum, kendini dayatıyor. Tarihsel ve toplumsal sorumluluk bilinciyle hareket etmek gibi bir derdi olan insanlar, bir araya gelip, korumacılık konusunda kafa yormalı ve ortak akıl geliştirmeli...

25 Mayıs 2007 Cuma

Artin Demirci

Özgeçmişi

Artin Demirci1960 yılında Samandağ / Hatay'da doğdu.
1980-86 yılları arasında Mimar Sinan Üniversitesi,Güzel Sanatlar Fakültesi,Neşet Günal - Neş'e Erdok Atölyelerinde eğitim gördü.
1987 Sanfa Sanat Galerisi'nde ilk kişisel sergisini açtı.
1992 yılından beri Kuzguncuk/İstanbul'daki atölyesinde çalışmalarına devam etmekte...

Kişisel sergileri

1987 Sanfa Sanat Galerisi İstanbul
1987 Vakko Sanat Galerisi İzmir
1988 Urart Sanat Galerisi Ankara
1988 Sanfa Sanat Galerisi İstanbul
1989 Urart Sanat Galerisi İstanbul
1990 Sanfa Sanat Galerisi İstanbul
1990 Hobi Sanat Galerisi İstanbul
1990 Urart Sanat Galerisi Ankara
1991 Hobi Sanat Galeris İstanbul
1992 Urart Sanat Galerisi Ankara
1993 Nar Sanat Galerisi Didim
1993 Artisan Sanat Galerisi İstanbul
1994 Nadya Sanat Galerisi İstanbul
1995 Nadya Sanat Galerisi İstanbul
1996 Tütünbank Sanat Galerisi İstanbul
1996 Elhamra Sanat Galerisi İstanbul
1997 Harmony Sanat Galerisi İstanbul
1998 Elhamra Sanat Galerisi İstanbul
1999 Harmony Sanat Galerisi İstanbul
2001 Harmony Sanat Galerisi İstanbul
2002 Ürün Sanat Galerisi İstanbul
2002 Harmony Sanat Galerisi İstanbul
2003 Harmony Sanat Galerisi İstanbul
2005 Ürün Sanat Galerisi İstanbul
2005 Harmony Sanat Galerisi İstanbul
2005 Art-İstanbul İstanbul
2006 Artisan İstanbul
2007 Harmony Sanat Galerisi İstanbul

tıkla: Artin Demirci

20 Mayıs 2007 Pazar

Necla Arat meselesi

Ahmet HAKAN

* BEN aslında "Azılı bir şeriatçı" imişim ve Prof. Dr. Necla Arat’a da o yüzden saldırıyormuşum! Bu görüşü ortaya atanlara sadece şunu hatırlatmak isterim:

Peki benim gibi "Azılı bir şeriatçı", neden Cumhuriyet mitinglerinin başaktörü Prof. Dr. Türkan Saylan hakkında bir "intihal" iddiası ortaya atmıyor da, "ikinci aktör" Necla Arat ile uğraşıyor? Hatta benim gibi biri Arat’ı diline dolarken, neden Türkan Saylan’ın kendi alanında çok saygın bir hoca olduğunu kabul ediyor?

* Necla Arat, beni mahkemeye verecekmiş. Ah keşke! Belki böylece üniversitenin tozlu raflarında kalan o meşhur "disiplin cezası", mahkeme kararıyla da tescillenmiş olur. Ama şimdiden anlaşalım: Necla Arat aleyhinde bir karar çıktığında, mahkemenin yeterince Atatürkçü olmadığını söylemek yok.

* Benim kanaatim şudur: Bu memlekette ne zamanki Ömer Dinçer’in intihal olayını Vakit Gazetesi, Necla Arat’ın intihal olayını da Cumhuriyet Gazetesi enine boyuna işler... İşte o zaman "Benim hırsızım / Senin hırsızın" meselesi biter. Aksi olmadıkça işimiz çok zor.

* Necla Arat’ın yakın silah arkadaşı Aysel Çelikel, "Necla Arat’ı yedirmeyiz" türünden bir beyanat patlatmış. Keşke Aysel Hanım, "Arkadaşa koltuk çıkma" kabilinden feodal bir tutum takınacağına, yakın arkadaşı Necla Arat’a dönüp, "Necla! Sahi sen 6 ay üniversiteden neden uzaklaştırılmıştın?" diye sorabilseydi...

* Bir gazeteci, "220 sayfalık bir çalışmanın 200 sayfası resmen başka yerden araklanmış!" bilgisini alınca ne yapar? Araklayanın kimliğine bakıp, "Tam da dip dalgasının tavan yaptığı, ulusal şahlanışın göz yaşarttığı bir dönemde bir Atatürk kadınını hırpalayıp AKP’nin değirmenine su taşıyamam" diyerek dosyayı elinin tersiyle iter mi? Peki DSP Lideri Zeki Sezer’in dediği gibi "hakkaniyet" duygumuz ne olacak?

* Ömer Dinçer için anında toplanıp karar çıkaran YÖK, Necla Arat konusunda neden susuyor? Üstelik YÖK Başkanı Erdoğan Teziç’in "İntihal iddiaları konusunda fevkaladenin fevkinde bir duyarlılık taşıyoruz" vurgulu bir açıklaması hálá kulaklarımızda çınlarken? Adalet duygusunun zedelenmesinin ne türden travmalara yol açabileceğini Teziç Hoca bilmiyor mu?

* İlkemiz şudur: Hiçbir hırsız, "İyi ama ben Müslüman’ım, o nedenle benim hırsızlığımı hoş gör" diyemez. Derse, "Hadi oradan... Sen önce ahlaklı ol" deriz. Hiçbir hırsız, "İyi ama ben laikim, çağdaşım, Atatürkçüyüm, o nedenle benim hırsızlığımı hoş gör" diyemez. Derse, "Hadi oradan... Sen önce ahlaklı ol" deriz. Mesele bundan ibarettir.

Bu Arınç’a eyvallah

MECLİS Başkanı Bülent Arınç, CNN Türk’te Taha Akyol’un sorularını yanıtlıyordu.

İzlerken dedim ki:

"Yahu ne olmuş bu Arınç’a böyle!"

Çünkü...

Pehlivan fıkraları anlatan, "Ne yazık ki Ahmet Necdet Sezer’in görev süresi 16 Mayıs’ta bitiyor" diye kafa yapan, "Dindar Cumhurbaşkanı" vurgusuyla ortalığı karıştıran, Gül’ün adaylığı belli olunca "Hah! Şimdi oldu! Ben artık aday değilim" diyerek muzafferane havalar atan, geçimsiz ve hayli ideolojik o Bülent Arınç gitmiş...

Yerine...

Tibet yaylalarında keşiş hayatı yaşayarak iç huzurunu yakalamış barışçı bir Dalay Lama gelmiş.

Sanki karşımızda yaptığı her açıklamayla krizi tetikleyen bir siyasetçi değil de, sorumluluk duygusunu abartan bir Nizamülmülk var.

Şöyle ki:

Bu Arınç, özeleştiri yapıyor, Köşk’e vekálet etmesinin şık kaçmayacağını söylüyor, Manisa’da mitingciler arasında olmak istediğini belirtiyordu.

Hatta...

Bir ara Taha Akyol’a, "Hata yaptığımı mı söylüyorsunuz? O zaman eyvallah" bile demeyi bile ihmal etmiyor.

Dikkat!

Belki de gerçek Bülent Arınç budur.

Bülent Arınç, AKP’nin kuruluşunda, "Toplumu kucaklayalım, imajımızı düzeltelim, merkez partisi olalım, askerle kavga etmeyelim" diye haykıran bir siyasetçi değil miydi?

O halde gelin hep birlikte Bülent Arınç’ın, bir rüyadan uyandığını, kalbinin aydınlandığını ve "aslına döndüğü"nü kabul edelim.

4.5 yıllık süreçte yapıp ettiklerini ise "tatsız bir parantez" sayalım.

Cem Kozlu’ya teklif

AKP’nin en önemli zaafı atamalarda ortaya çıkmıştır.

Öyle bir atama politikası izlediler ki, sonuçta "Kendi dar çevrelerinin dışındaki insanlara güvenmiyorlar" izlenimi yarattılar.

Mesela, Türk Hava Yolları’nı başarılı bir çizgiye taşıyan Cem Kozlu, AKP iktidara geldiğinde THY Yönetim Kurulu Başkanı’ydı.

AKP iktidara geldi. Önce THY Müdürü’nü değiştirdiler. Sonra da yönetim baştan ayağa değiştirildi.

Cem Kozlu "Yapmayın" dedi ama dinletemedi. Zaten AKP, Cem Kozlu ile çalışmanın yollarını da aramıyordu. Durum böyle olunca Kozlu istifa edip ayrıldı.

Ve şimdi bakıyoruz, Cem Kozlu’ya AKP milletvekilliği teklif edilmiş.

Yani...

Dün THY’nin başında tutmak için çaba sarf etmedikleri Kozlu’yu, şimdi partinin vitrinine koymak niyetindeler.

Demek ki bir "musibet", bin nasihatten daha etkiliymiş.

tıkla: Hürriyet

Nazım ile birlikteyiz


Üç Haziran Pazar günü, Bulunmaz Tiyatro'nun küçük mekanında, çay içerek, gündemi belirlenmemiş bir Nazım Hikmet söyleşisi gerçekleştireceğinz...

Tamamıyla serbest olan söyleşiye, herhangi bir hazırlık yapmak zorunda değilsiniz...

Yılda bir kez; Nazım'ı, bir tören havasına bürünerek, kalıplaşmış sözlerle(unuttukları için) anımsayan insanların, yapay sevinç yada hüzün gözyaşlarına inanmıyoruz...

Katılım ne olursa olsun, o gün, saat 17.00'de çaylarımızı Nazım için içeceğiz...

Adres: Yeniçarşı Cd. No: 20 (Galatasaray Lisesi yanı) kat 3 Galatasaray
Tel: 0212 513 47 32/33 - 251 85 23

19 Mayıs 2007 Cumartesi

İşçi edebiyatı yarıştırılıyor!


Başta Cumhuriyet gazetesi olmak üzere, egemen medya mantığı, işçi sınıfının ideolojik kavgasına değil, "sınıf atlama" isteğine hizmet ediyor...

Cumhuriyet Kitap dergisinin 900. sayı / 17 Mayıs 2007 tarihli sayısında; Feyza Hepçilingirler'in "Türkçe Günlükleri" sayfasında bir duyuru / yorum:


6 Mayıs Pazar

2005 Yılı Abdullah Baştürk İşçi Öyküleri Yarışmasına (Türkçe uzmanı yazarımız "Yarışması'na" diye yazmamış HB) katılan öykülerden Tuncer Uçarol tarafından seçilenler, Genel-İş Sendikası Yayınların'ca (Türkçe uzmanı yazarımız "Yayınları'nca" diye yazmamış HB) iki kitap halinde yayımlanmış. Üst başlıkları "İşçi Öyküleri" olan kitaplarının birinin adı "Kadın İşçiler", ötekinin "Timsahın Ağzındaki Usta". Yarışmada "Mevsimlik İşçiler" öyküsüyle Zehra Ünüvar birinciliği, "Ocakçı Gözleri" ile Mavisel Yener ikinciliği, "Lena / Düş Hançeri" ile Emine Başa üçüncülüğü kazanmış. Kitapların her ikisi de kendi içinde bölümlere ayrılmış, kitabın sonuna yazarların özgeçmişleri eklenmiş. (Hangi kitabın; birincinin mi, ikincinin mi? HB) Kendi (bireysel değil) bireycilikleri dışında dünya tanımayanlara, kişisel bunalımlarından başka anlatılmaya değer konu bulunmadığını sananlara güzel bir anımsatma. İşçiler de var, onların dünyaları, o dünyaların öyküleri, bu dünyaları anlatan kalemler de var. (Yarışarak işçi sınıfına hizmet edenler de var! HB)

Yeşilciler ile Pembeciler'in savaşı


Kıçı kırık burjuvazimiz dünyanın dışında yaşamaya alıştığı için, "vatanseverlik" izleğinin dışında bir anlayışa sahip olamadığından, "kendin pişir kendin ye" mantığıyla politika üretmeye çalışıyor...

Yeşilciler ile Pembeciler'in egemenliğinde yürüyen çürümüş burjuva değerleri, her geçen gün, yeni bir skandalla "sarsılıyor"...

Yeşilci Ahmet Hakan'ın "kafaya taktığı", Pembeci Necla Arat'ın yediği nane; "düşünce hırsızlığı" olayına, kıyısından bucağından yaklaşmak istiyoruz:


"Necla Arat yalan söylüyor"

Ahmet Hakan'ın yazısına göre, CHP Milletvekili aday adayı Prof. Necla Arat, bu köşede yazılan "intihal", yani "fikir hırsızlığı" suçlaması için bir açıklama yapmış.

Diyor ki:

"Benim çalıntı olduğu iddia edilen basılmış ve yayımlanmış bir profesörlük tezim bulunmamaktadır."

Necla Hanım'ın bu açıklamasına bakınca haklı olarak diyeceksiniz ki:

"Ahmet Hakan! Sen de amma müfteriymişsin! Bak, Arat'ın çalıntı olduğu iddia edilen bir profesörlük tezi bile yokmuş."

Durun! Hemen karar vermeyin!

Çünkü ne yazık ki "çağdaş bir kadın" olmak ile "yalan söylememek" arasında doğrudan bir bağ bulunmamakta.

İşte buraya açıkça yazıyorum: Necla Arat yalan söylüyor. Ve bu da yalanın belgesi:

İstanbul Üniversitesi'nde Necla Arat'ın "Profesörlük takdim tezi"nin "intihal" olup olmadığını araştırmak üzere, fakülte profesörlerinden bir kurul oluşturuluyor ve bu kurul 8 Haziran 1981 yılında bir rapor hazırlıyor.

Raporda Necla Arat'ın yaptığı fikir hırsızlığı kanıtlandıktan sonra "Sonuç" bölümünde şu ifadelere yer veriliyor:

"Görüldüğü üzere Necla Arat'ın 218 sayfalık tezinin sadece 20 sayfa kadar tutan bir kısmının orijinal mi yoksa bir yerden aktarma mı olduğu tespit edilememekle birlikte, geri kalan 200 sayfalık kısmı, tamamen intihalden ibarettir. Bütün bu intihaller, bahis konusu kitaplardan yaptırdığımız fotokopi sayfalarındaki fotokopi numaralarıyla 'Tez'deki paragraf numaraları birlikte takip edilmek suretiyle, İngilizce bilen herkes tarafından kolayca görülebilecektir."

Bitmedi.

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yönetim Kurulu, 25 Mayıs 1982 tarihinde intihal gerekçesiyle Necla Arat'ın üniversiteden 6 ay uzaklaştırılmasına karar veriyor.

Bakalım Necla Arat, buna ne diyecek?

NOT: Necla Arat'ın "Profesörlük takdim tezi"yle ilgili yayınladığım belgelere yanıtını alayım... Daha sonra Arat'ın doktora ve doçentlik tezlerindeki aşırmalarının belgelerine geçeceğim...

tıkla: Zaman

16 Mayıs 2007 Çarşamba

Türban - Mayo kavgası

Düşünce üretmeyen ve üretilen düşünceleri, her türlü tacizle karalayan burjuvazi, kendi sığ denizinde kulaç atıyor...

Türbanlı Yeşiller'in gazetesi Zaman'a karşı ayakta durmak için, Mayolu Pembeler'i destekleyen Milliyet'ten bir haber:

Mayo reklamları yasağa takıldı!

2003'te hac döneminde Atatürk Havalimanı'ndaki Zeki Triko reklamının üzerinin kapatılmasıyla gündeme gelen sansür tartışmaları, bu kez İstanbul caddelerine yayıldı . Mayo firmaları, yaz dönemi için planladıkları reklamların, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin "Ahlak kurallarına aykırılık oluşturuyor" engeline takıldığını iddia etti

(...) NELSON: Mayolu resimlere izin verilmedi

Nelson'un sahibi Moris Eskinazi de konunun çok üzücü olduğunu ifade ederek, "Biz uzlaşmadan yanayız. Ben, ne kadar kapalı birine hürmet ediyorsam, aynı hürmeti de kendime karşı görmek isterim. Bu çok kötü bir şey" diye konuştu. Şişli ve Sarıyer'deki bazı mağazalarının ön camlarına asılan ya da önüne konulan bikinili veya mayolu pano ve afişlerin kaldırıldığını anlatan Eskinazi, şunları söyledi: "20 gün önce yaşanan bu olayın ardından yaklaşık 15 gün önce belediyeye gidip konuşmak istedik. Hatta yanımızda bir de katalog götürdük. Hangi fotoğraflara izin veriliyorsa, onu asalım diye. Ancak 'Mayolu resimler için hiç uğraşmayın. Biz, öyle bir şeye izin vermeyiz' dediler." (...)

tıkla: Milliyet

renkler

karga kara
bulutlar ak
yaklaşır son

akbaba kara
yumurtası ak
kırılır zaman

timsah yeşil
çimen yeşil
ot yeşil

kestane kendi renginde
kahve de öyle
vişne çürüdüğünde renklenir

köpek rengarenk
kedi de öyle
insan düşündüğünde renk verir

15 Mayıs 2007 Salı

Ödül tapınıcıları

Özgüven yoksunluğunun oluşturduğu tinsel durumun dayatmasıyla, ödül düzeneğine teslim olan insanları gördükçe, insanlığımdan utanıyorum...

Özgüven yoksunu insanların, nasıl ki göğsünü gere gere ödül tapınıcılığını kutsamaları doğalsa, benim de, bunlardan iğrenmem son derecede doğal...

Egemen ideoloji, tutsak alacağı insanları, önce sanatçı kılığına sokar ve hemen ardından, yaşam boyu ödül düzeneği tapınıcısı olmaları için, dilediği gibi biçimlendirir...

Konken oynayacağına öykü yazan, balık tutacağına şiir yazan, zamparalık yapacağına roman yazan, altılı ganyan oynayacağına tiyatro yapan... insanlar oluşturan düzenek, "insanın insanlaşması" için çaba harcayan anlayışa karşı, tüm zırhlarını kuşanır...

İnsanı küçümseyen, hiçimseyen egemen ideoloji; çürümesinin üstünü ödüllerle örter...

Konuyla ilgili bir haberi, olduğu gibi aktaralım:


“Bu ödülü almayı hayal bile etmedim”

Selma Fındıklı, “İmbatta Karanfil Kokusu” adlı kitabıyla kazandığı ödülü, önceki akşam törenle aldı

13 Mayıs 2007 Pazar
MİRAÇ ZEYNEP ÖZKARTAL

Darüşşafaka Cemiyeti ve Yapı Kredi Yayıncılık tarafından düzenlenen 43. Sait Faik Öykü Ödülü, cuma akşamı Rahmi Koç Müzesi’nde yapılan törenle Selma Fındıklı’ya verildi. Fındıklı, “İmbatta Karanfil Kokusu” adlı kitabıyla kazandığı ödülünü Darüşşafaka Cemiyeti Başkan Vekili Talha Çamaş’ın elinden aldı. Yazar, teşekkür konuşmasında 1983’te radyo oyunları yazarak edebiyat hayatına atıldığını belirterek, “Böyle bir ödülü almayı hayal dahi etmedim, Sait Faik Ödülleri halkasına eklenebildiğim için çok mutluyum” dedi. TRT Ankara Radyosu’nda dramaturg olarak görev yapan Fındıklı, “Loş Sokağın Kadınları” adlı kitabıyla 1996 Haldun Taner Ödülü’nü, “Ankara İstasyonu” kitabıyla da 1998 İş Bankası Büyük Edebiyat Ödülü’nü kazanmıştı.

Jüri Başkanı Doğan Hızlan, jürinin ödülü Fındıklı’ya verme gerekçesini yazarın '1863-1930 yılları arasındaki döneme özgü dili özenle işlemesi ve kahramanları başarısıyla canlandırması’ olarak açıkladı. Hızlan, Sait Faik için ise şunları söyledi:

“Yazarları kentlere göre sınıflandırırım. Sait Faiksiz ne İstanbul oluyor ne de Adalar. Bir edebiyatçı yarattığı kahramanlar sayesinde ölümsüzleşir. Sait Faik’in insanları değişmiş olsa da onların izdüşümleri duruyor.”Yapı Kredi Yayıncılık Genel Yayın Yönetmeni Raşit Çavaş ise törende iki yeni kitabın müjdesini verdi. Çavaş, kitaplardan birinin Sait Faik’in bugüne dek gün ışığına çıkmamış metinlerinin derlemesi, diğerinin ise Nursel Duruel’in hazırlayacağı, Sait Faik Öykü Ödüllü Yazarlar Antolojisi olacağını açıkladı.

tıkla: Milliyet

13 Mayıs 2007 Pazar

Aydınlar imzalarıyla darbeye karşı!

Ahmet Altan, "Aldatmak" kitabıyla, insanı, en alt düzeyde yaşayan canlı durumuna düşürmekle birlikte, bir yandan da, Askeri darbelere karşı imza atıyor! Diğer imzacıların da, neler yaptıkları az çok belli... Herşeye karşın, kağıt üzerinde de olsa, politik ortama bir renk ve hareket getirdiği için, durumu önemsiyor ve Zaman gazetesinden aktarıyoruz:

Aydınlardan, Genelkurmay bildirisine karşı 'Yurttaş Bildirisi': Demokrasimiz yara aldı

Aralarında gazeteci, yazar, akademisyen, hukukçu, hekim ve sanatçıların da yer aldığı çeşitli mesleklerden 500 kişinin imzaladığı 'Yurttaş Bildirisi' yayınlandı.

Çeşitli meslek- Bildiride, siyasal, ekonomik, sosyal alanda bir kriz yaşandığı ve yaşanan krizin, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesiyle de aşılamayacak derinlikte olduğu savunularak, yeni bir genel seçimin de krizi çözmeyeceği, kısa bir süre için erteleyeceği iddia edildi. Yaşanan sorunların temelinde, 1982 Anayasası'nın var olduğu savunulan bildiride, şu görüşlere yer verildi: "Bizler bu ülkenin sorumlu, duyarlı yurttaşlarıyız ve yaratılan bu ortamda asla mutlu değiliz. Özgür, demokratik, laik Türkiye'yi korumaya kararlı yurttaşlar olarak demokrasiyi yok etmeye yönelen her türlü müdahaleye karşı direnme hakkına sahip olduğumuzu açıkça belirtiyoruz." Bildiride, demokrasinin, 27 Nisan'da yayınlanan Genelkurmay Başkanlığı bildirisinden de yara aldığı ileri sürüldü. Bildiriyi imzalayanlar arasında şu isimler bulunuyor: Adalet Ağaoğlu, Ahmet Altan, Prof. Dr. Ahmet İnsel, Prof. Dr. Ali Nesin, Aydın Cıngı, Prof. Dr. Baskın Oran, Bilgesu Erenus, Celal Yıldırım, Çiğdem Mater, Ergin Cinmen, Eşber Yağmurdereli, Etyen Mahçupyan, Feride Çiçekoğlu, Genco Erkal, Işıl Kasapoğlu, İsmail Hakkı Tombul, Latife Tekin, Murat Belge, Murathan Mungan, Musa Çam, Nebahat Akkoç, Nuray Mert, Oral Çalışlar, Orhan Alkaya, Ragıp Zarakolu, Şanar Yurdatapan, Şebnem Korur Fincancı, Zafer Üskül. Bildiriye imza atan Cumhuriyet Gazetesi yazarı Oral Çalışlar, Türkiye'nin demokratik hukuk devleti içinde varlığını sürdürmesini ve askerin siyasetten uzak durmasını istediklerini belirtti. Sosyal Demokrasi Vakfı Başkanı (SODEV) Aydın Cıngı ise bildiriyi imzalamadan önce bir hayli de tereddüt ettiğini belirterek, "Son günlerde maalesef şöyle bir anlayış var: Askerî müdahaleleri kabul etmediğinizi belirtmek için ille de AK Parti yanlısı olmanız gerekiyormuş gibi bir görüş." dedi. Mitingleri sivil tepki olarak sonuna kadar desteklediğini ifade eden Cıngı, "Bir Tuncay Özkan, bir Alpaslan Işıklı konuşuyor. Evlere şenlik. Türk demokratlarının sorunu, demokrasiyi savunmak için demokrat olmayan güçleri savunmak zorunda kalması." diye konuştu.

İstanbul, Zaman; aa

tıkla: Zaman

yolculuk

ıssız bir gölge vurur
üşürüm

yıllar geçer üstümden
üşürüm

bir orman yanar
üşürüm

söner güneş
üşürüm

son yolculuk kapıda
üşürüm

Zaman bazı yazarları kayırıyor!

Yeşil Dinselciler tarafından yayımlanan Zaman gazetesi, zaman zaman mükemmel olduğunu kanıtlamak için, emperyalist ülkelerin kurumlarına yaslanma gereksinimi duyuyor:

Zaman’a uluslararası tasarım Oscar’ı

Zaman Gazetesi, Society for News Design (SND) ve Syracuse Üniversitesi’nin birlikte düzenlediği yarışmada üç ayrı dalda ödül aldı. 37 ülkeden 351 gazetenin katıldığı yarışmada Zaman’ın yeni dizaynına mükemmellik ödülü verildi. Akademi sayfası gümüş madalya alırken, spor eki de mükemmellik ödülüne layık bulundu.(tıkla: Zaman)
...
Sözde, solda olduğunu iddia eden "piyasa yazarları"nı renklerine bağlamakla ünlü Zaman; Hilmi Yavuz'un aynı yazısını, bugün (13 Mayıs 2007) iki kez, hem de aynı sayıda yayımladı... (tıkla: Zaman)
...
Sanırım, bu başarısından sonra, Pentagon Ödülü ile gönendirilir!

12 Mayıs 2007 Cumartesi

'Darbeci paşalar istedi, bombaları patlattık'

Yeşil Dinselci politikanın yayın organlarından Aksiyon dergisinde; Sarp Kuray ile yapılan, ilginç bir söyleşi var. Olduğu gibi yayımlıyoruz:


“Darbeci paşalar istedi, bombaları patlattık”

1971 yılındaki ihtilal hazırlıkları sırasında 27 Mayısçı Orhan Kabibay, Numan Esin, Talat Turhan, İrfan Solmazer ve zamanın kuvvet komutanları tarafından suça itildiklerini anlatan devrimci Sarp Kuray, Aksiyon’a ilginç açıklamalarda bulundu.

Tarih 1970 yılının son ayları... 12 Mart’a daha üç-dört ay var: “Biz Kabibay Cuntası ile yani Orhan Kabibay’ın görünürde başını çektiği Numan Esin, İrfan Solmazer ve Talat Turhan’ın içinde bulunduğu bir grupla birlikte hareket ettik. Onları açık söylüyorum.

Bir gün bir asker tıbbiyeli arkadaşım Orhan Kabibay’ın benimle görüşmek istediğini söyledi. Gülhane Askeri Hastanesi’nde yatıyordu. Biz oraya, yanımızda bir-iki asker tıbbiyeli arkadaşla birlikte gittik. O gece bütün saydığım o kadro da hazır vaziyette idi. Oturduk, konuştuk. Türkiye’nin 27 Mayıs’taki hatasını bir daha yapmayacağını, kalıcı, daha sol bir program uygulamak gerektiğini, Türkiye’nin emperyalizme karşı tavır alması gerektiğini, bu konuda da devrimcilerle ittifak yapmak istediklerini söylediler bana. Biz ‘diğer bütün devrimci arkadaşlarımızla konuşalım, gelelim’ dedik. Ve o meşhur Dikmen Toplantısı zaten bize yapılan bu talebin, Dev-Genç’in içindeki diğer bütün devrimci gruplara açılma toplantısıydı. ‘Beraber hareket edelim’ dedik. Bir komite seçildi. Bu komite ertesi gün Kabibay’ın evine gitti ve müşterek hareket etme konusunda karar alındı.

Şimdi söylüyorum. En büyük yanılgı bu. Ortada bir parti olacak. Program olacak. Sizde de çok ciddi bir parti terbiyesi olacak. Bu, bir partinin organlarında verilecek bir karardır. Bizim çok genç, en ateşli olduğumuz bir dönem bu. Böyle bir kararı veriyoruz. Bu, bizim, zaten olaya yenik başlamamız anlamına geliyor. Karşı tarafta bir sürü olayda pişmiş, tecrübeli, affedersiniz kaşarlaşmış kadrolar vardı. Ve bunlar bizden ortamın hazırlanmasını istiyorlardı. Bu çok önemli. Sonra bombalar atılıyor işte.”

Taraflardan biri, o zaman işlerin içinde yer alan Sarp Kuray anlatıyor bunları; hani Yargıtay’ın, hakkında verdiği zikzaklı kararlardan sonra dördüncüsünde müebbet hapis cezasına çarptırdığı ve bu şekilde onanması halinde yaklaşık yedi yıl hapis yatacak olan, 1968 ve 69 yıllarındaki iki bildiriyi yayımlayan Denizci Subaylar’dan biri olarak ordudan ihraç edilen Sarp Kuray.

Devam edelim:

-Neler istiyorlar mesela?

“Eylem... Bir tanesini söyleyeyim. ‘Yükseliş Koleji’ne bomba atın’ diyorlar. Gidiliyor, atılıyor.

-Siz var mıydınız orada?

“Ya ben yokum da biliyorum kimin attığını. Ben öyle elime bomba alıp, yani ben öyle atmam. Ama bizim ekibimiz atıyor.

-Sebebi neydi peki?

Muhsin Batur’un MGK’da yapacağı bir konuşmanın altyapısını oluşturmak için. Bu gerekçe ile istenmiştir.

-Bu eylemin kararını kimler aldı?

Bunlar aldı da bunların arkasında kim var, daha tepeyi arıyorum ben.

-Kanaatiniz nedir?

Faruk Gürler ile Muhsin Batur çıkıyor benim karşıma.

-Bu ekibin içerisinde saydığınız isimlerin dışında başka kimler var?

Tabii bunların arkasında Celil Gürkan paşalar var. Yani bizim bildiğimiz bunlar. Yani bunun arkası dolu tabii esasında. -Söylemek istemediğiniz isimler var mı?
Yok. Söylediklerim zaten işin başındaki adamlar yani. Bunu konuştuğunuz zaman rahatsız oluyorlar. Çünkü devletin yapması gereken bir özeleştiri var burada. İşte derin, gizli denilen olaylar bunlar yani. Ama bunun tepesinde de Deniz Kuvvetleri, Hava Kuvvetleri ve Kara Kuvvetleri var. Bunun derinliği nerede, sığlığı nerede esasında? Biliniyor, bilinerek yapılıyor bu işler.

-İrtibatı kimler sağlıyordu?

Komiteden arkadaşlarla kuruluyor. Tabii bunlar giderek irtibatı biraz daha yaygınlaştırıyorlar. Çünkü bizim içimizde de bir dağınıklık yaratmak istiyorlar. Türkiye’deki devrimci gençlik bu oltaya takılmıştır. Mesela Deniz Gezmiş o zaman kaçıyor. Deniz Gezmiş’in evden eve ve belli yerlere naklini istediğimiz zaman bize Tarım Bakanı Turan Şahin’in arabasını veriyorlar. Ama orada ufak uyanıklık yapıp, kapıyı açık bırakıyorlar. Biz düz kontak yapıyoruz. O araba Ankara polisinin bildiği bir araba. Zaten dönemin emniyet müdürü de ‘Ben Deniz Gezmiş’i yakalayamam. Çünkü benim giremeyeceğim yerlerde saklanıyor’ diyor.
Dönüyoruz para istiyoruz. Bize soygun yaptırıyorlar. Bizi çok ciddi bir şekilde suça doğru itiyorlar esasında. Bir emniyet müfettişini bize takıyorlar ve o soyulacak yerleri gösteriyor ve soygun yapıyoruz.

-Nerede yaptınız mesela?

Taksim La Martin Caddesi’nde bir yedek parçacı, kaçakçılık yapıyormuş, falan filan. Giriliyor, eller yukarı!

-Para kimlere gidiyor peki?

Para onlara gitti. İrfan Solmazer’in eline gitti.

-Sizin şahit olduğunuz olay var mı böyle?

Paranın gittiğini biliyorum yani. Tabii para oraya teslim edildi.

-Kaba bir hesap yaparsak o dönemde kaç eylemde bulundunuz?

Valla bilemiyorum ama çok.

-1970’in sonları. İhtilale 90 gün var. Her güne 1-2 eylem düşüyor mu?

Yani düşebilir tabii.”

Ne acı değil mi? İşin bizzat başındakiler, komuta kademesi, nasıl bir hesap içerisinde?

Sarp Kuray, hazırlıkları içinde bulundukları 9 Mart darbesinin gerçekleşmesi halinde ‘bu kadrolarla hiçbir şey olmayacağını söylüyor bugün. Kendileri ile irtibat kuranların, devrimcileri etrafına topladıktan sonra bir çeşit paratoner gibi bu enerjiyi alıp toprak etmesini manipülasyon olarak niteleyen Kuray, bu sayfanın kapanmadığını anlatıyor: “Esasında Türkiye’de kapatılmamış hesaplar olduğuna inanan adamlarız. Yani bakıyorsunuz Talat Aydemir idam edilmiş, oğlu kapatmış bu hesabı, bir yerde oturuyor. Bir daha üstüne gitmiyor bu işin. Büyük haksızlığa uğramış. Ama Fethi Gürcan’ın oğulları hesabı kapatmıyor. Devam ediyorlar mücadeleye. Yani 1963’te babalarının idam edilişini, arka planı ile beraber ciddi bir tahlile tâbi tutuyorlar ve bunu kapanmamış bir hesap olarak alıyorlar. Bizim hayatımız da böyle. 1968’den itibaren Türkiye’deki siyasal olaylarda kapanmamış hesaplar vardır.”

-Siz kapattınız mı?

Ben kapatmam kafamda bunu. Türkiye’de Kürt sorunu varsa, Türkiye’de 1919’ların ordusu ile bugünkü ordu arasında fark varsa hiçbir şekilde ben kapatmam. Buradaki mahkûmiyeti, bir yıldır Kürt meselesine dair söylediğim sözlere, yaptığım siyasi çıkışlarıma, bunu da geri planlarla beraber getirmiş olmama bağlıyorum. Eğer bu yolla bana sus diyorlarsa yanılgı içindeler. Susmam. Çünkü 1993’ten bu yana bende bir değişiklik yok. 1993 senesinde benim için artık illegal mücadele kapanmıştır. Silahlı mücadelenin özeleştirisini yaparak, bunun, sonunda bir paylaşım savaşına döndüğünü gördüm. İttihat Terakki metotları bu işin içinde bir metot haline dönüştürülmüştür.”

Sarp Kuray, Ankara Valiliği yapmış Enver Kuray’ın oğlu, Yassıada duruşmalarının Başsavcısı Altay Ömer Egesel’in de yeğenidir.

Kastamonu civarlarından Balkanlara yerleşmiş bir aileye mensup Sarp Kuray’ın ormancılıkla meşgul dedesi Hüsnü Cemal, Balkan Savaşları’ndaki yenilgi üzerine eşi Gülbende ve Manastır’da dünyaya gelmiş ilk çocukları Enver ile birlikte yollara düşer. Kastamonu’da Orman Müdürlüğü yapan Hüsnü Cemal’in burada, Enver dışında, albaylıktan emekli Bahtiyar ile Leman adında iki çocukları daha gelir dünyaya.

Enver, Kastamonu Lisesi’nin ardından 1934 yılında Mülkiye’nin idari bölümünü bitirdikten sonra Meriç Kaymakamı olarak idarecilik hayatına atılır. Bala, Silivri, Vakfıkebir, Dikili kaymakamlıklarının ardından Muğla, Sivas ve İzmir vali muavinlikleri ve nihayet 1957’de Siirt valiliği yapan Enver Kuray, 27 Mayıs darbesi olduğunda da Mardin’e vali tayin edilir. O tarihlerdeki anayasa oylamasında Mardin en fazla ‘evet’ diyen il olur. Kuray, buradan, en az ‘evet’ diyen Bursa’ya, oradan da, İsmet İnönü’nün, 27 Mayıs’tan sonra tekrar başbakanlık yaptığı süreçte Ankara Valiliği’ne getirilir. Merkeze alındıktan bir süre sonra yaş haddinden emekliye ayrılan Kuray’ın, Bala’da kaymakam iken en iyi arkadaşı orada savcı olan, 1954 seçimlerinde DP’den milletvekilliği için adaylığını koyup kazanamayan, daha sonraki yıllarda Yassıada Başsavcısı adı ile nam salacak Altay Ömer Egesel’dir. İkilinin bu tanışıklığı akrabalığa dönüşür. Kuray, Egesel’in kız kardeşi Bedia Hanım ile 1943 senesinde hayatını birleştirir. Bedia Hanım’ın babası Galiçya cephesinde şehit olduğundan Ömer, Niyazi ve Feridun ile birlikte Bedia da yetim büyümüştür. Bedia Hanım’ın dayısının çocuklarından Hakkı Bey de Yargıtay 5. Daire başkanlığı yapmış birisidir.

Bedia-Enver Kuray çiftinin de dört çocuğu gelir dünyaya. Üçü kızdır: Ankara İlahiyat Fakültesi dekanlarından ve Enver Bey’in Mülkiye’den arkadaşı Prof. Dr. Mehmet Taplamacıoğlu’nun oğlu Uğur Taplamacıoğlu ile evlenen Bilge, 27 yaşında iken İngiltere’de üzerine düşen kütüphane vesilesiyle ölen Sema ve Hale. Sarp Kuray ise ailenin umut bağladığı, özellikle bürokrat olan babasının aile geleneğini sürdürmesini beklediği tek erkek evladıdır: “Babamla ilişkimiz maalesef tartışmalı oldu. Babam mülkiyeye gidip bürokrat olmamı istiyordu. Hukuk Fakültesine gidişim de onu rahatsız etti. Harp okuluna gidişime de muhalefet etti. Babamın sınırı CHP idi, onun ötesini asla tasvip eden bir adam değildi. Bu olayların özellikle de 1970 sonrası böyle boyutlara varması onda ciddi endişeler yarattı. Onun için de biz, zaman zaman kırgınlık, konuşmama, zaman zaman evi terk etme… hep böyle bir gergin ilişki yaşadık. Yurtdışına çıkışıma, ticari hayatıma hep endişe ile baktı. Çünkü o düzen insanıydı. Bendeki o aykırılıkları hiç tasvip etmedi. Hiç. O, bu yolu harcanma gördü.” Buna rağmen Kuray, babası öldüğünde, verdiği ilanda ondan özür dileme ihtiyacı hissetmişti: “Çünkü ‘seni pek dikkate almadım. Seninle insana dair daha iyi ilişkiler kurabilirdim’ dedim. Ben onların şartlarına pek dikkat etmedim, biraz hoyrat davrandığım için özür diledim.”

Anne ise bütün ailelerde olduğu gibi burada da baba ve oğul arasında en büyük acıları çeken kişiydi: “Ona karşı çok büyük hata yaptım. Bir hesap yaptım, askerî mektebe gidişimden ölümüne kadarki 32 senede annemi toplam 3 ay görmüşüm ve dünyada beni ondan fazla seven çıkamazdı yani. Babamla da aynı.”

Kronik küskünlükleri olmasa da dost, hatta bir baba oğul dahi olamamıştı Sarp Kuray ve Enver Kuray. Onun için Sarp Kuray, Çağan Irmak’ın Babam ve Oğlum filmini ‘kendi hayatına denk düştüğü için’ iki kez seyretmiş, hatta ağlamıştı bile: “Devrimci de ağlar tabii. Çok örtüldü bu iş. Silahlı militanlar, hiç sanki duyguları yok, aşkları yok, hiçbir şeyleri yok. Yok öyle bir şey. Biz sermaye-emek çelişkisinden bu işlere girmiş adamlar değiliz. Biz, önü açık insanlarız. Ben orduda subaydım. Çok genç yaşımda bir dalgıç gemisinde komutanlık yapıyordum. Ailemin durumu belli. Yeteneklerim var kendime göre. Sporcuyum. Yürür, en azından albaylığa kadar giderdim. Bu bir istikbaldir esasında. Bunların hepsinin reddedilmiş olması bir idealizmdir. Ben öğrenci devrimcisi değilim. Mesleğini kazanmış bir insanım, bir anda bütün nimetleri silip atarak halkın arasına girmiş biriyim.”

Hata yaptık. Dini ıskaladık

‘Esasında ve yani’ kelimelerini çokça kullanan Sarp Kuray kendi geçmişi ile ciddi bir hesaplaşma içinde olduğunu söylüyor. Kuray, bu muhasebeyi yaparken, başta kendisi olmak üzere devrimcilerin en büyük yanlışlarına da vurgu yaparak ‘dini ıskaladıklarını’ dile getiriyor. Anlatımlarında isim zikretmeyen, onca samimi açıklamasına rağmen bazı noktalarda dilinin ucuna getirdiği şeyleri söylemekten son anda vazgeçen bir izlenim bırakan Kuray, bildiklerinin önemli kısmını kendisinde tutuyor. Bütün bunların ışığında, Türkiye’nin en hareketli, en boğucu, kardeşin kardeşe kırdırıldığı, bin bir çeşit oyunun oynandığı yıllara doğru, bu üçüncü karşılaşmamızda röportaj vermeyi kabul eden Sarp Kuray’ın anlatımları ile bir yolculuğa çıkalım.
Sarp Kuray, 1945’te, babasının kaymakam olduğu Boyabat’ta dünyaya geldiğinde Türkiye’de çok partili döneme geçiş tartışmaları da gündem maddelerinden biridir: “1946 senesinde bu ülkenin Amerika’ya teslimiyetinin imzalarını İsmet Paşa atmıştır. Çünkü bugün Türkiye’ye çıkan fatura buradan çıkıyor. Kesinlikle birinci sorumluluk İsmet Paşa’dadır. 27 Mayıs’ta yargılamaları biz yapsa idik İsmet Paşa’yı da yargılamaya dahil ederdik.”

Babasının idareci olması sebebiyle ilkokula İzmir/Dikile’de başlayan Kuray, tahsiline ikiden dördüncü sınıfa kadar Muğla’da devam eder. Diplomasını ise Sivas’taki Ziya Gökalp İlkokulu’ndan alır. Bu sefer İzmir’de ortaokul tahsiline başlar. Karşıyaka’da futbol da oynar. Sonra ver elini Siirt Lisesi. Eski siyasetçilerden Saffet Arıkan Bedük sınıf arkadışıdır burada. 27 Mayıs olduktan sonra ise Mardin Lisesi’ne geçer. Liseyi bitirdiğinde Bursa’dadır ve Bursa Erkek Lisesi’nden mezun olur: “Türkiye’nin her yerini gördüm. Aşağı yukarı bütün etnik zenginliklerle çok küçük yaşımda tanıştım.”

Üniversite imtihanlarına girdiğinde ‘göçebe’ hayatı bitecek sananlar yanılır. Ankara Hukuk Fakültesi’nde ancak bir sene okuyabilir. 1963’ün nisan ayında Celal Bayar’ın hapishaneden çıkışını protesto eden gençlik hareketinin içinde o da vardır. Hatta Adalet Partisi binasına giren dört kişiden biri odur. Yaralanır. Sonra askerî imtihanlara girip, deniz harp okulunu kazanır. Askeriyeye girişi bilinçli verilmiş bir karardır: “21 Mayıs 1963 gecesi Fethi Gürcan’ların olaylarını izledim. Gerçekten o insanlara karşı büyük bir sempatim oldu. Bu bayrağı biz devam ettirelim dedim ve harp okuluna geldim.” Sarp Kuray 1966’da teğmen üniformasını giymeye hak kazanır. 1969’da donanmaya çıkıp, bir sene donanmada görev yaptıktan sonra da Işın dalgıç gemisinde komutan vekilliği yaparken tutuklanır ve Gölcük’teki Güllübahçe Hapishanesi’ne getirilir. Beş-altı ay burada hapis yattıktan sonra beş arkadaşı ile birlikte ordudan ihraç edilir. Sebep, biri 1968’de, diğeri de 1969’da olmak üzere askerî birlikte iken iki bildiri kaleme alıp yayımlamaktır. Ali Kırca’nın yazdığı bildirinin hazırlanış sebebi Mehmet Şevket Eygi’nin Bugün gazetesinde yayımlamış olduğu köşe yazılarıdır: “İkinci bildiri, ülkede siyasal cinayetlerin hızlanması ve devrimci öğrencilere karşı yoğun öldürme olaylarının üst üste gelmesi üzerine ‘tüfeklerimizdeki mermi, mermilerimizdeki barut, yüreklerimizdeki ateş yeter size. Kimse sahipsiz değildir’ bildirisidir. Devrimci gençlere bir arka çıkma, onlarla dayanışma yapma bildirisidir. O gün bugündür de askerî birliklere ve orduevlerine girişimiz yasaktır bizim.”

-Düşünerek verilmiş bir karar mıydı bildiriyi yazmak?

“Hayır. Ama bedelsiz hiçbir şey yok. İnsan bu olayların içine girdiği zaman perspektifi genişliyor ve tarihe biraz meraklı ise de zaten bu tarzdaki eylemcilerin sonunun felaketle bitebileceğini görüyor esasında. Tabii bizim de asılacağımız başta konuşuluyordu. Bu anlamda daha şanslıyım tabii. Yani bu bir infaza dönüşebilirdi; dönüştü de bir sürü genç arkadaşımız için. Burada manipülasyon yapıp, yani Amerikan konseptleri ile bu ülkeyi idare edip, kargaşaların esas nedenlerini yaratanlar bunlardan pişmanlık duymalılar.”

Ordudan ihraç edildikten sonra, zaten Dev-Gençli olan devrimci Sarp Kuray ve arkadaşları için zemin hazırdır. Orhan Kabibay, Numan Esin, Talat Turhan ve İrfan Solmazer’in teklifi gelir. 12 Mart’tan birkaç ay öncesindeki bu süreç Kuray’a göre Türkiye’nin en hareketli dönemidir: “Son zamanlarda kafamızda şüpheler beliriyordu. Çünkü belli şeylerde zorladığım zaman kapalı tutuyorlardı ilişkileri. Mesela daha merkezî kadrolarda bir arkadaşımızla temsil hakkı istiyorduk, oraları kapatıyorlardı bize. 9 Mart olmayınca bizi ‘işte (Korgeneral) Atıf Erçıkan ihbarcılık yaptı’ falan diye teknik, taktik işlerle oyalıyorlardı. Halbuki bir Amerikan müdahalesi vardı işin arkasında. Bir hafta önce Muhsin Batur Amerika’ya gitmiş ve döndüğü zaman bu planı gerçekleştirmişlerdi. Yani İsmet Paşa’nın ‘çok kritik 48 saat geçirdik. Bu bir rejim sorunu’ dediği saatlerdi bunlar.” Afla kurtuldu

Olan oluyor ve Sarp Kuray da tutuklanıp Ankara’da hapse atılıyor. Sonra dava İstanbul’da görüldüğü için Selimiye’ye, oradan da Maltepe Cezaevi’ne gönderilir. Mahir Çayanlar’ın tünel kazarak Maltepe Cezaevi’nden firarından sonra, tekrar Selimiye’ye nakledilirler. Af çıkar ama gasp ve soygunu kapsamadığı için ve Kuray da Taksim Soygunu’ndan dolayı 24 sene ceza aldığından, aftan yararlanamaz. Daha sonra anayasaya uygunluk bakımından yapılan müracaat neticesinde özel bir yasa ile o da hapisten kurtulur. Sene 1975’in ilk aylarıdır. Yılmaz Güney’i Ankara’da ziyaret eden tiyatro sanatçısı Ayşe Emel Mesçi ile tanışarak o sene evlenir. Çiftin, biri 1976 ve diğeri de 78’de olmak üzere Zeynep ve Sema isimlerinde iki kızı doğar.

1993 senesinde ikinci evliliğini sinema sanatçısı Nur Sürer’le yapan Sarp Kuray, olayın Ayşe Emel Mesçi tarafından magazin malzemesi yapılmasını hiçbir zaman tasvip etmez: “Zaten benim Ayşe Emel Mesçi ile 1983 senesinde kopmuş bir ilişkim vardı esasında. Yurtdışına beraber gittik ama kopmuştuk yani. Bunu karşılıklı konuştuk. Ama ben onu, Avrupa’ya birlikte sürüklendiğimiz için asla yalnız bırakmadım. O konuya ben pek girmek istemiyorum ama böyle bir sevgi yok yani. Düşmanlık oldu yani. İki çocuğumuz varken paparazzilere kadar tartışma indirilir mi? İndirilmez. Yanlış.”

1975 senesinde hapisten yeni çıkmış ve yeni bir döneme yelken açmış Sarp Kuray, kimya sektöründe tecrübesi olan kayınbiraderi Sinan Günaltay’ın teklifi ile iş hayatına atılır: “Ya gideceğiz gemilere gireceğiz veya başka yapabileceğimiz bir iş yok bizim.” İmkansızlıklar içinde Çamlıca Kolonyaları’nı üreterek ıtriyat işine giren Kuray, Sintox markası ile de böcek ilacı üretimi gerçekleştirir. İşi epey büyütür. Ta ki 1980’in nisan ayında yurtdışına çıkana kadar. Çıkış nedeni yine devrimci harekettir. Çünkü 1978’lerde Türkiye yine karışmaya başlamıştır. Kahramanmaraş olayları bunlardan biridir: “Kahramanmaraş Valisi Tahsin Soylu babamın arkadaşıydı. Ben ondan duymuştum. Eğer askerî birlikler oraya müdahale etmezse şehirde büyük bir katliam olacağını içişleri bakanlığına bildiriyor. İçişleri bakanı da İrfan Özaydınlı. Burunlarının dibinde birlikler var. Tekrar ortam aranıyor yani. Türkiye’de kardeş kardeşi vuruyor. Aynı 1971’deki kurgu yapılıyor esasında. Bu CIA kurgusudur ve bu Amerikan konseptidir. Ve bizim itiraz ettiğimiz burasıdır.”

Türkiye’nin yeni bir döneme doğru yol aldığını gören Kuray, geri planda durmaması gerektiğine karar vererek önce Partizan Yolu’nu kurar. Yol dergisini çıkarır. Bununla devrimci kamuoyunu uyarmayı hedefler. DİSK’te gelmek istedikleri yönetim seçimlerini çok az bir farkla kaybederler. Yeterince güç toplayamadıklarını düşünüp, bir darbenin olabilirliğini de hesaba katarak, darbeye direnmek ve kurumları teşkilatlandırmak üzere yurtdışına çıkar. Burada en büyük ipucu 24 Ocak Kararları’nın alınmış olmasıdır onun için: “Tedbirler ilan edildiği andan itibaren Türkiye’nin aynen 1971’de olduğu gibi bir askerî darbeye yönlendirildiği artık belli olmuştu.”

12 Eylül gelir gelmez vatandaşlıktan çıkarılanlar arasında adı ilk listede yer aldığı için Çamlıca Kolonyaları işletmesine ait ne varsa hepsine devlet el koyar. 13 sene sonra, 1993’te, döndüğünde de bu konuda pek bir şey yapmayı düşünmez: “O sayfayı ben tam anlamı ile kapadım. Evimizdeki eşyayı, resimlere kadar aldılar.”

Yurtdışına çıkış kararı örgütte komite tarafından alınmış bir karardır. Kıvılcımlı taraftarlarının oluşturduğu ‘Doktorcu’ diye tabir edilen grupla beraber hareket eden Nasrullah Ayan da vardır hem komitede hem de o zaman dışarı çıkması gerekenler arasında. Ayan’ın bu devrimci mücadeleye dahil olması 1978’dir. Yurtdışına beraber çıkarlar: “1983’e kadar bu örgütün iki kaynağı oldu. Bir Nasrullah’ın destekleri bir de Çamlıca Kolonyası’nın parası. İşler Nasrullah’ın yurtdışına yaptığı faaliyetlerden elde edilmiş gelirle yürümüştür.”

-Ne tür faaliyetler yapıyordu yurtdışında?

Ticaret.

- Altın işi.

Devlet organize etmedi mi? Özal gelip İsviçre’de bu adamlarla konuşmadı mı? Mehmet Emin Karamehmetlerden çıkmadı mı bunun parası? Hüsnü Özyeğin Pamukbank’ın şeyi değil miydi? Çuvalla paralar verilmedi mi, Kapalıçarşı’dan altın toplansın diye. Şimdi bu böyle bir mekanizmada Nasrullah günah keçisi olmaz yani. Tabii biz kurmaylık yapmışız, arka plandayız, buradan elde edilen para… ondan rahatsız oluyorlar zaten. Biz nasıl buraya burnumuzu soktuk diyorlar. O da bizim işimiz zaten.”

Kalıp, hapis yatmalıydım.

Kuray önce Belçika’ya, sonra Nasrullah Ayan’ın yanına İsviçre/Zürih’e geçer. Sonra İsveç’e gidip iltica eder: “O dakikaya kadar ilticam yok.” İsveç’te iltica pasaportu alıp Fransa’ya yerleşir. Ondan sonra Fransa’dan bir daha çıkmaz. L’express dergisinde Sarp K. isimli bir Türk’ün eroin trafiğinde adının geçtiği haberi yapılır. Kuray da dergiye tazminat davası açar:

-Siz neden üzerinize alındınız, Sarp K. siz miydiniz?

“Başka Sarp K. yok çünkü.”

Kuray, medyada hakkında çıkan yalan haberlerden rahatsızlık duymaktadır hep. Bu da ona göre yalan haberlerden biridir. Abdullah Çatlı Paris’te hapishaneye düştüğünde de onu aramamıştır: “Hayatımda hiç görmedim onu. Yalnız arkadaşımız Hüseyin Karahan onunla birlikte hapishanede kalıyor. O bir mektup çıkarıyor dışarıya. Çatlı’yı 15 gün sonra bir Amerikan istasyon şefinin ziyaret edeceğini bana ihbar ediyorlar. Ve ‘kaçırabilir miyiz? Sorgulayabilir miyiz?’ diye soruyorlar. Reddediliyor. Bu kadar yani.”

Kuray, Fransa’da 7-8 mağazalık bir döner zinciri de kurar. Kendi ifadesiyle ithalat ihracat işleriyle uğraşır: “1988’e kadar mücadeleye devam ettik ama ciddi bir direniş cephesi oluşturamadık. Ve maalesef benim, kendimi de içine katarak eleştirdiğim yanlar oldu. Avrupa’da oluşum hoşuma gitmedi. Ben çıkmamalıydım esasında. Kalıp hapishanede yatmalıydım. Çünkü Avrupa’nın yıpratıcı süreçlerinin içine girmezdim. O benden çok şey aldı götürdü. Hayatımın en büyük politik hatası Avrupa’ya çıkış ki örgüt istemiştir bunu. Benim tercihim asla değildir bu. Bu, 9 kişilik örgütün merkezi komitesinden çıkmıştı. Bir de 1978’de ben alelacele bir grup kurarak bu işe müdahale etmemeliydim. Yani o olaylara duyarlı olan ilk gençlik malzemeleri güçlü örgütler kurmuştu. Burada eklektik anlamda bir örgüt kurmaya gerek yoktu. Bunu da büyük kırılma noktası olarak alıyorum.”

1983 senesinde Suriye’deki kamplara gitmek için Avrupa’dan Suriye’ye geçen Kuray, burada, bugün Kürt hareketinde desteklediği Abdullah Öcalan’la tanışır. Dolayısıyla 2004’te, Öcalan’ın ‘Sarp’ın zamanıdır’ demesinin geçmişinde, bu tanışıklık yatmaktadır.

Fransa benimle pazarlığa girdi

Kuray, 1988’de Partizan Yolu’nu kapatır. Bunda 12 Eylül sürecinde tabanlarını kaybettiklerini görmesinin etkisi büyük olur. Ve bundan sonra ekipteki arkadaşlarıyla da anlayış ve düşünce itibariyle aralarında farklılıklar oluşur. Ardından 16 Haziran Hareketi’ni kurarlar: “Örgüt kadrolarının Türkiye’de kurduğu bir örgütlenmedir. Ben bundan haberdarım. Haberdar değilim demiyorum, bakın. Komuta edemiyordum, yani esas problem burada idi. Benim ismimi kullanıyorlardı. Benim karşımda kriminal hâl almışlardı bunlar.” Konuşmaları da iradesi dışında bantlara alınıp polise teslim edilir. Burada yargılanan arkadaşları bir yıl dahi içerde kalmadan serbest bırakılmaktadır. Bütün bunların üzerine Sarp Kuray, Avrupa’da da huzursuz olduğu için Nasrullah Ayan’ın yardımı ile geri dönmeye karar verir: “500 Frank ile geldim Türkiye’ye. Nasrullah’a ‘Bana yardım et’ dedim. ‘Hapishanede bulunduğum süreç içerisinde çocuklarıma bakacaksın. İki, eğer bir gücün varsa benim ezilmememi sağlayacaksın bu süreçlerde’ dedim. Çünkü Fransız hükümeti sıkıştırmaya başladı beni. Benimle bir pazarlık ortamına girmeye çalıştı. Avukatlar tutuldu. Hatta şimdi Sabah grubunun başındaki Kenan Tekdağ benim avukatımdı. Nasrullah’ın da hukuk danışmanıydı. Türkiye’ye gelmekte geç kalarak, yanlış yaptım. Partizan Yolu’nu feshettiğim zaman uçağa atlayıp gelmem gerekiyordu esasında.”

1993 senesinde Türkiye’ye dönen Kuray, tutuklanmayı beklerken iki ay yatıp serbest kalır: “Ben geldiğim zaman ilk aşamada beni beraat ettirdiler.”

-Bekliyor muydunuz böyle bir sonucu?

“Hayır beklemiyordum. Ben zaten havaalanında da söyledim. ‘Bu bedel ödenecek mutlaka. Çelik çomak oynamıyoruz çünkü.’

Sarp Kuray, bundan sonra Nasrullah Ayan’ı zor döneminde yalnız bırakmamak için Türkinvest şirketinin yönetimine girer. 1994 senesinde de Türkinvest batar: “Çünkü İstanbul’da onu yutmak isteyen çok mihraklar vardı. İnfazlar vardı, silahlar konuşuyordu Türkiye’de. Sapanca hattı, orası, burası. Nasrullah bir av olarak sunuldu ortaya. Biz de onu avlamasınlar diye yanında durduk.”

Bu süreçte Kuray da kurşunlanır. Ama söylediğine göre bu direkt kendisi ile değil Nasrullah Ayan’la ilgili bir arazi meselesinden dolayı vuku bulmuştur.

Kuray, Altın Tavuk ile tavukçuluk işine girer. Bankalardan kredi alamadığı için toparlayamaz, 3-5 milyon dolar borç ödemek durumunda kaldığından şirketi de devreder. 2000-2002 yılları arasında, hayatında, daha önce hiç başına gelmeyen bir şeyi yaşar, elindeki son arabasına kadar satmak durumunda kalacak şekilde, inanılmaz bir ekonomik darlığa düşer: “Ama şu an hiçbir borcum yok. Bazı arkadaşlarıma ticari olarak danışmanlık yapıyorum. Karım çalışıyor. Yani mütevazı bir hayatım var.”

Hakkında çıkan yanlış bilgilendirmelerden bundan sonra hesap soracağını söyleyen Kuray’a göre devrimci hareketin kırılma noktalarından biri de dine yaklaşımdır: “Gençlik dönemimizde olayların gelişmesi ile birlikte bir dini eksen alan çok yüzeysel bir tanrı inkârı olmuştur. Bu bir hata, ben kırılma noktası olarak koyuyorum bunu. Ben Yaradan fikrine inanan bir insanım esasında. Ama bizim halkla aramıza çok büyük bir mesafe de buradan girmiştir. Çünkü sonraki yıllarda bazı köylerde, köylünün bizi çok sevdiği ama bu tartışmalardan dolayı da ilişkilerin koptuğunu gördüm ben, 1971’lerde.” Kuray, sonraki yıllarda din meselesini sosyolojik anlamda çok ciddi bir araştırmaya tâbi tutar: “İslam üzerine çok ciddi araştırdım. Dini, daha kültürlü, bir bilim olarak ele alabilirdik.”

-Ne zaman incelediniz?

“Hapishanelerde başladı. Ben mesela Kur’an-ı Kerim’i de okudum, mealinden. Arapça bilmem. Çok güçlü bir nasihatler kitabı, orada hangisine, neye itiraz edilecek? Katiyen. Yani, iyi, dürüst insanın sahip olması gereken bütün değerler sayılıyor orada. Bir daha bu hatanın yapılmaması kanaatindeyim.”

Siyasi kitaplar okumayı seven, denizci bir subay olmasına rağmen 30 yıldır denize girememiş Kuray, Türkiye’nin toplumsal ve sosyal yapısı ile birlikte, zaman zaman tarihî arka planına da inen, kendi yanılgılarına da değineceği bir Sarp Kuray kitabının aciliyet kazandığını ifade ediyor. Kuray, kendisine yakıştırılan ‘kabadayı, mafya, itirafçı, devletin adamı, devletin serçe parmağı, orta parmağı’ gibi konulara da burada açıklık getirecek.

tıkla: Aksiyon

11 Mayıs 2007 Cuma

Cinselciler ile Dinselciler birbirine giriyor

Burjuva partilerinin demokrasicilik oynadığı seçim sürecine girildikçe, ülkemizin egemenlerinden Pembe Cinselciler ile Yeşil Dinselciler birbirine giriyor...

Pembe Cinselciler'e karşı yapay karşıtlık oluşturan Yeşil Dinselciler'in yayın organı Zaman'dan bir paragraf:

İlköğretim öğrencilerine dağıtılan kitaptan bir bölüm

ÇYDD'nin ilköğretim öğrencilerine dağıttığı kitapları Şebnem İşigüzel kaleme aldı. Şebnem İşigüzel'in yazdığı "Öykümü Kim Anlatacak?" adlı kitapta 8 tane hikaye yer alıyor. Hikayelerden biri 'Işık Hızındaki Spermler' adını taşıyor. 'Geri Kalan Yaşamının Tüm Perşembeleri' adlı hikayede ise bir fahişenin yaşamı anlatılıyor. Hikayede geçen ifadeler en ağır porno sözcükleri bile hafif bırakıyor: "Evet, dedim Bıyığa. Çellocu kızı d... isterim." "Keşke karılar ölmemiş olsa, bir de biz g...", "Giyinirken Çellocu Kız, 'İlk kez sünnetli bir p... görüyorum' diyor. Hikaye kitabında Müslümanlar, Hıristiyan kentini ele geçirip Hıristiyanları kireç kuyularına atan insanlar olarak gösterilirken, diğer bir hikayede de küçük bir çocuğun annesiyle enseste varan ilişkisi anlatılıyor.

tıkla: Zaman

Emperyalizm beni güldürüyor!

Yeşil renkli dolarlara aşık AKP anlayışının düşünsel düzlemini oluşturan Yeşil sermaye yanlısı Zaman gazetesinden:

Türkiye'deki siyasal duruma ilişkin senatör Gregg'in sorusuna yanıt veren Rice, ''Bizim rolümüz, oradaki demokratik ve anayasal süreçlere göre olmalı. Bu hükümet halk tarafından seçildi ve Türkiye'yi Avrupa'ya doğru götürmeye kendini adadı. Hükümetin politikası hep bu yönde ve Avrupa içine entegrasyona çalışıyor, İslami kökleri olan AK Parti liderliği tarafından yönetildiği halde'' dedi.
tıkla: Zaman

İzleyin

tıkla: hilmibulunmaz

10 Mayıs 2007 Perşembe

Okuyun


Bir zamanlar Hilmi Yavuz

Hilmi Yavuz diyor ki:

Ruhi Su, Anadolu halk kültürünün bir yandan minibüs şarkılarıyla, bir yandan da ipe sapa gelmez düzenlemelerle yozlaştırılmak istendiği bir ortamda gerçek halk müziğine sahip çıkmaktadır.Yunus’un ilahilerini, Karacaoğlan’ın koşmalarını, Anadolu halkının yüzyıllardır söyleye söyleye ibrişim gibi incelttiği ezgilerle dillendiren, sözü seste dokuyarak yüreğimize ulaştıran bir yüce sanatçıdır. Anadolu köylüsünün gerçek ‘soul’ müziğini Ruhi Su yapmaktadır.Ruhi Su, köylü müziğinin, saptırılmadan ve yozlaştırılmadan nasıl çağdaş kılınacağını bilinçli bir yöntem sorunu olarak ortaya koymaktadır.Ruhi Su, halk kültürünün, bu kültürü yaratan toplumsal yapılardan oluşturduğu artistik ifade biçimlerinden soyutlanırsa köksüz ve dayanaksız kalacağını, böyle olunca da yeni ve daha ileri artistik ifade biçimlerinin temellendirilemeyeceğini anlatmak istiyor bize.

Ruhi Su, Anadolu halkına müziğiyle ‘işte bu bizim’ dedirtebilecek gerçek bir sanatçıdır. Aydınla halk arasındaki kopukluğa, ancak Ruhi Su’nun denediği ve gerçekleştirdiği türden artistik bileşimlerle son verilebilir.

Hilmi Yavuz / Yeni Ortam, 21 Aralık 1972

tıkla: Ruhi Su

Umarız, bu görüşlerini, gerici Zaman gazetesinde de yineler Şair-i Azam!!!

Faşizme karşı kazanılan zaferin anlamı

Gericiliği savunan Zaman gazetesinden olduğu gibi aktarıyoruz:

Ruslar, Hitler zaferini kutladı

Rusya, II. Dünya Savaşı'nda Hitler Almanya'sına karşı kazanılan zaferin yıldönümünü görkemli törenlerle kutladı. Bazı Rus milletvekillerinin, gösterilerde meydanlarda tank yürütme talebi kabul edilmeyince resmî yürüyüşe binlerce Rus gazi katıldı.

Gaziler, savaştan kalma bir lokomotife binerek eski günleri canlandırdı. Nazi Almanya'sına karşı kazanılan zaferi kutlayan Devlet Başkanı Vladimir Putin, "Nazizmle mücadelede büyük cesaret örneği gösterenlerin önünde saygıyla eğiliyoruz." dedi. Putin, Rusların zaferini simgeleyen Estonya'daki Sovyet askerlerine ait anıtın sökülmesini de ülke adı vermeden eleştirdi. Zafer bayramı, 1945'teki zaferden 20 yıl sonra ilk defa 1965'te kutlanmaya başlandı.

Faruk Akkan, Moskova

tıkla: Zaman

Şair ile Postacı

Şükran Çetinkaya

Geçen hafta, Ekin Sanat Merkezi'nde, Özgür Tiyatro'dan; Antonio Skarmeta'nın "Ateşli Sabır" romanından oyunlaştırdığı "Şair ile Postacı"yi izledim...

Oyun, Şilili ozan Pablo Neruda'nın (Neftali Ricardo Reyes) hayatından kesitler sunmaktadır.

"Şair ile Postacı", Şili'nin toplumsal tarihini, bir şairin gözüyle anlatan bir metin olduğundan, hoşa giden bir durum sergiliyor...

Asıl mesleği yada ekmek yiyebileceği işi "diplomatlık" olan Neruda, şiir yazmadan duramayan biri olduğundan, gittiği; Asya ve İspanya, Meksika... gibi ülkelerdeki yaşama da uzak durmayan tavrıyla, insanlığa büyük hizmet sunmuştur...

Komünist düşünceye yakın duran ve bu düşüncenin ivmesiyle imgelem oluşturan Neruda, Şili diktatörünün baskısını her an yaşamıştır...

Şili'deki Askeri Darbe'yi anlatan "Şair ile Postacı", bir balıkçı kasabasının dekoru önünde yazılmış gibi durmaktadır...

Oyunda şair (Neruda) ve şairin mektuplarını getiren postacı Mario'nun lirik ilişkisini anlatan bölümler, yer yer duygulanmamıza neden oluyor...

Neruda'ya gelen mektupların her satırını merakla dinleyen Mario, biraz da bu mektupların oluşturduğu evrenine "aşk" sözcüğünü de eklemek durumunda kalır...

Köyün güzel kızı Beatrice'e aşık olur Mario... Ne var ki, bar işletmecisi Beatrice'in annesi, bu duruma pek taraftar değildir...

Aşkının "mutlu son"a ulaşamayacağını sezen Mario, Neruda'dan yardım ister...
Ülkenin karmaşık bir süreçte bulunmasına karşın, Neruda'nın imgesel üstünlüğünün yardımıyla, gençler evlenir...

Küçük insanların büyük sevinçlerine ortak olan Neruda, kendisine başbakan adaylığı önerildiğinde, bayağı kafa yormak zorunda kalmıştır...

Önce başbakan adaylığını kabul eden Neruda, daha sonra adaylıktan çekilir ve sosyalist politikacı Salvador Allende'yi destekler...

Salvador Allende, Latin Amerika'da seçimle iktidara gelen ilk sosyalist önder olarak tarihe geçer...

1971 yılında Nobel Ödülü alan Neruda'nın "Şili'nin Taşları" adlı yapıtı, elden ele dolaşır...

Paris Büyükelçiliği yaptığı yıllarda Faşist General Pinochet'nin iktidarı kanlı biçimde ele geçirmesiyle, zor günlerin başladığını gören Neruda, özellikle Cunta'nın Allende'yi katletmesiyle birlikte, ömründen bir gül koparıldığının ayrımına varır...

Paris Büyükelçiliği sürecinde bile Postacı (Mario) ile ilişkisini kesmeyen Neruda, emekçilerle iletişim kurdukça, şiirinin imgesinin varsıllaştığını duyumsar...

Postacı'ya bir kaset-çalar yollayan Neruda, kasabadaki sesleri kaydetmesini ve kendisine yollamasını rica eder: Kuşların, böceklerin, denizin... sesini dinleyerek, "huzura kavuşan" Neruda, mutluğunu katlayarak yaşar...

Faşist Cunta, Allende yanlılarını sorgular ve öldürtür... Bu sorgulamadan geçenlerden biri de Postacı'dır... Postacılığı bırakıp, kayınvaldesinin yanında çalışan Mario, zor günler geçirir...

1973 yılında, olanların ruhunda açtığı gedik yüzünden, gözlerini dünyaya kapayan Neruda, çok sevdiği Santiago'da son soluğunu verir...

İşte, bu çizdiğimiz tabloyu sahneye taşımayı başaran kişi Özgür Başkaya'dır...

14 yıllık bir geçmişe sahip olan Özgür Tiyatro yapımı "Şair ile Postacı", genç ve yetenekli yönetmen Özgür Başkaya ile her geçen gün daha olumlu bir sürece giriyor...

Ülkemizle benzerlikler taşıyan Şili'nin durumunu Türkiye'de sahneye getirme gereksinimi olarak: Her iki ülkenin de faşist cuntalardan çektikleri bağlamıyla düşünce geliştiren Özgür Tiyatro, her türlü acımasız saldırıyla susturulmak istenen Bulunmaz Tiyatro'nun savaşımına da ortak oluyor bu tür üretimlerle...

Dans ögeleriyle desteklenen bir oyun kotarma becerisini gösteren ve ülkemizin aydınlık geleceğini oluşturan alınterine sahip olan Özgür Tiyatro'yu kutlamak boynumuzun borcu...

9 Mayıs 2007 Çarşamba

Eleştiri gelişmeli

Faşizan baskıyla yaşamak zorunda kalan insanlar, ister istemez, eleştiri kavramına uzak duruyorlar...

Eleştiri düzeneğini geliştirmek ve okuru, derinlikli düşünmeye itmek için, bir eleştiri bölümü açmayı düşünüyoruz...

Okuduklarınızı, eleştirme hakkına sahipsiniz... Bu hakkınızı kullanmalısınız...

İlk önerimiz Tolstoy'un Vatanserliğe Karşı yapıtını okuyup, eleştirin ve bize yollayın, yayımlayalım...

İzleyin


Yeni çıktı


Okuyun


8 Mayıs 2007 Salı

Takis Theodoropoulos

Hiçbir okuma dizgesine bağlı olmayan biri olduğumdan, "kafama göre" okumalarımı sürdürüyorum...

Biraz önce son sayfalarını yudumlayarak bitirdiğim romanın adı: Narkissos'un Düşüşü...

Can Yayınları tarafından yayımlanan kitap, Takis Theodoropoulos'un, Türkçe'ye çevrilmiş tek kitabı... Çevrilmeyi bekleyen kitapları: Algılanamayan Manzara, Gizli Yunanistan'ın Değişimleri, Atina'nın Yedi Canlıları, Öğlenin Deliliği...

1954 yılında Atina'da doğan Takis, benden bir yaş büyük biri olduğundan, yakınlık duyduğum bir yazar izlenimi edinmeme neden oldu... Derinlikli bir yapıt olmayan Narkissos'un Düşüşü, herşeye karşın, sıkmadan, kendini okutan bir kitap...

Takis, yıllarca gazeteci olarak çalıştığından, kalemini kıvrak bir ustalıkla kullanabilmeyi beceriyor...

Gazetecilik uğraşından sonra; editörlük, yayın yönetmenliği yapan Takis, bu işlerin, kendisinde oluşturduğu "edebiyat piyasasını koklama" yeteneğiyle, yazdığı kitaplarda da, belli bir başarıyı yakalama şansına ermiş...

Özellikle Manos Hacidakis'in To Tetarto adlı sanat dergisinin ilk yayın yönetmenliğini yapan Takis, bu süreçten de yararlanmasını bilmiş...

Takis, Narkissos'un Düşüşü adlı yapıtında; kırk yaşını geride bırakan bir yazarın, yaşamını köktenci bir anlayışla değiştirip, kendini sonu belirsiz bir serüvene bırakmasını anlatıyor...

Bir tutam cinsellik, bir tutam gizem, bir tutam bilinemezlik... sarmalında ilerleyen roman, "has edebiyat" ürünü değil. Can Yayınları'nın yayın siyasasına uygun olarak gündeme gelen, "light" bir metin...

Canınız sıkkınsa ve fazla kafa yormadan bir iş yapmak isterseniz; önerebileceğim bir yapıt Narkissos'un Düşüşü...

Şimdi de, arka kapak yazısını aktaralım:


Narkissos'un Düşüşü, Ege denizinin karşı kıyısından Andreas Giyonis'in öyküsünü anlatıyor. Romanın başkişisi olan Andreas Giyonis, kırk yaşını geride bırakmış bir yazardır. Birden kendisini tuhaf bir 'şaşkınlık' duygusunun içinde bulur, içine düştüğü bu aşırı duygudan sıyrılabilmek için de yaşamını tümüyle değiştirmeye karar verir.

Önce karısından ayrılır, sonra da hem yazı yazmasına zaman bırakacak, hem de çok para getirecek bir iş bulur kendisine: mafya ile çalışmaya başlar. Ancak, yaşamındaki en önemli değişiklik, yunan kökenli bir Amerikalı olan Chryssa'ya aşık olmasıyla gelir. Bu ele avuca sığmayan, güzel, akıllı ve çekici kadınla birlikte Avrupa kentlerinden Kanada'ya kadar uzanan bir yolda dolu dolu yaşar aşkı.

Yaşamını alt üst eden bu büyük fırtınayı anlatan Andreas Giyonis'in, büyük acılardan söz ederken bile satır aralarında gülümsemesini hissettiren bir tat veriyor. Kulaklarımıza 'buzuki' sesleri getiren, yüzümüze Ege'nin bildik rüzgarlarını estiren, tutkulu bir aşkın peşinden okuru sürükleyen, bu son derece dokunaklı ve içtenlikle yazılmış roman, yunanlı usta yazar Takis Theodoropoulos'un türkçe'ye aktarılan ilk kitabı.

Ne konuşuyorlar?

tıkla: Milliyet

İşte TBMM

tıkla: Milliyet

Yorumsuz

Hükümet de "karşı bildiriyi" arşive aldı

ABDULLAH KARAKUŞ Ankara

Hükümet ile Genelkurmay Başkanlığı arasında resmi internet sitelerine de yansıyan karşılıklı açıklama gerginliği yeni bir boyut kazandı. Hükümet, Genelkurmay Başkanlığı'nın internet sitesinde yer alan 27 Nisan bildirisinin arşive alınmasının ardından Başbakanlığın resmi sitesindeki "karşı açıklamayı" arşive aldı.

Hükümet Sözcüsü ve Adalet Bakanı Cemil Çiçek tarafından okunan metin düne kadar Başbakanlığın sitesinde açılış sayfasında yer alıyordu.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın geçen hafta İstanbul'da yaptığı görüşme sonrasında ilginç bir gelişme yaşandı. Cuma günü yapılan görüşmenin ardından Genelkurmay Başkanlığı, sitede yer alan bildiriyi kaldırdı. Gelişmenin basına yansımasının ardından Genelkurmay, "teknik" gerekçelerle bu işlemin yapıldığını ve bildirinin arşive alındığını açıkladı.

TSK'nın 27 Nisan bildirisine hükümet de 28 Nisan'da sert bir açıklamayla karşılık vermişti. Çiçek'in okuduğu 2 sayfadan oluşan hükümet bildirisi "basın açıklaması" şeklinde ifade edilmişti. Bu açıklama da Başbakanlık Basın Merkezi'nin internet bölümünde ana sayfada yer alıyordu. Hükümetin açıklaması, gelişmelerin ardından dün "Basın Açıklamaları" başlığı altındaki arşiv bölümüne kaydırıldı.

tıkla: Milliyet

7 Mayıs 2007 Pazartesi

Polis devletinde tenis oynamak

Bu ülkede; polis gücünü devletten ve devlet gücünü polisten alıyor... Tam anlamıyla bir polis ve asker demokrasisi sahibi olmamıza karşın, ısrarla hukuk devleti olduğumuzu iddia eden egemenlerin şemsiyesi altındayız:

UŞAK Tenis Kulübü ile Aktif Spor Kulübü'nün ortaklaşa düzenlediği 2'inci Bahar Kupası Tenis Turnuvası birbirinden zevkli karşılaşmalara sahne olurken, yaşanan tatsız bir olay, turnuvanın güzelliğine gölge düşürdü.

Belediye Ilıcaksubaşı Tenis Kortu'nda gerçekleşen turnuvada Hatice Pamukçu ile Ümmühan Çelik arasındaki bayanlar finali oynanırken, müsabakanın hakemine giden Uşak Kaçakçılık ve Organize Suçlar Şube Müdürü Emniyet Amiri Ahmet Genç, “Birazdan Vali Kayhan Kavas gelecek ve kendisiyle tenis oynayacağız. Maçı kesin'' dedi.

tıkla: Milliyet

Küba'da 1 Mayıs

Emperyalist medya Fidel’in yokluğunu öne çıkarsa da, Küba tarihinin en kalabalık 1 Mayıs gösterilerinden birine sahne oldu. Devrim Meydanı’nda toplanan milyonlarca gösterici, ABD’nin terörist Luis Posada Carriles’i serbest bırakmasını protesto etti.

Küba, tarihinin en kalabalık 1 Mayıs gösterilerinden birine sahne oldu. Havana’daki tarihi Devrim Meydanı’nda toplanan milyonlarca Kübalı, ABD’nin terörün tarafını tutmasını protesto etti ve sekiz yıldır ABD hapishanelerinde haksız yere tutulan Beş Kübalı Yurtseverin serbest bırakılmasını istedi.

Her yıl olduğu gibi bu yıl da 1 Mayıs mitingine katılmak için güneş doğmadan yola dökülen Küba halkı, yabancı delegelerle omuz omuza kortej oluşturarak çeşitli noktalardan Devrim Meydanı'na ilerledi. Havana’daki İşçi Bayramı kutlamalarının temel konusu, 1976 yılında Cubana de Aviación uçağına düzenlenen ve 73 kişinin ölümüne neden olan bombalı saldırının planlayıcısı olan terörist Luis Posada Carriles’in ABD tarafından serbest bırakılmasının kınanması oldu. Devrim Medyanı’na ve Küba’daki her meydana akan işçiler, öğrenciler, aileler ve emekliler, Küba’nın teröre karşı mücadelesini ve ABD hapishanelerinde haksız yere tutulan Beş Kübalı Yurtsever’in serbest bırakılması talebini destekleyen sloganlar attı.

Havana'daki mitingin başkanlığını yapan Devlet Başkan Yardımcısı Raul Castro'ya sendika ve Küba Komünist Partisi liderleri eşlik etti. Ayrıca 74 ülkeden 242 örgüt ve bin 645 yabancı konuk da, Devrim Meydanı'ndaki gösteride hazır bulundu. Yabancı konuklar arasında Saint Vincent ve Grenadines Başbakanı Ralph Gonsalves ile Dünya Sendikalar Federasyonu Genel Sekreteri George Mavrikos da bulunuyordu. Hafta sonu Havana’da düzenlenen Beş Kübalı Yurtseverle Uluslararası Dayanışma için Gençlik Konferansı’na katılan yabancı konuklar da mitingde hazır bulundular.

Mitingde, Küba Merkez Sendikası (CTC) lideri Salvador Valdes, Küba halkı adına, ABD’nin kısa süre önce serbest bıraktığı terörist Luis Posada Carriles’in işlediği suçlardan ötürü ABD’de veya Venezuela’da yargılanması talebini iletti. Özellikle inşaat işçileri, eğitim emekçileri, bilim insanları, kültür ve turizm emekçileriyle çiftçilerden oluşan dev kortejde göstericiler, açtıkları pankartlar ve attıkları sloganlarla ABD’nin, Carriles’i korumaktan vazgeçmesini ve derhal cezaevine konulmasını istedi.

Salvador Valdes ayrıca halkın sosyalizmi koruma ve güçlendirme yönündeki kararlılığının altını çizerek, Devlet Başkanı Fidel Castro’nun, dünyayı ekolojik bir felaketten kurtarmak amacıyla acil olarak yapılmasında ısrar ettiği enerji devrimine vurgu yaptı.

Beş Kübalı Yurtseverin derhal serbest bırakılması için yürütülen uluslararası kampanyaya destek verenlere de teşekkürlerini ileten Valdes, Küba’nın verdiği mücadelenin ALBA projesiyle halklar arasında sağlanan birlikte daha da güçlendiğini belirtirken, halkın Fidel Castro'nun bir an önce iyileşmesi yönündeki temennilerini de dile getirdi.

Bu arada Fidel Castro’nun 1 Mayıs kutlamalarına katılmaması, emperyalist medyada öne çıkarılan başlık oldu. CTC lideri Salvador Valdes, “Fidel bugün bizimle burada değil ama fikirleriyle 50 yılı aşkın bir süredir rehberlik ediyor" şeklinde konuşurken, göstericiler pankartlarında ve sloganlarında Fidel’e ve sosyalizme olan inançlarını vurguladı.

tıkla: Yılmaz Güney

Berfin Bahar inatla devam ediyor

Berfin Bahar
Aylık Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi
Nisan 2007 – 110. Sayı, 5 YTL

Doğumunun Yüzüncü Yılında Sabahattin Ali Aydınlığı
Sunu: 4
Öner Yağcı / Sabahattin Ali Aydınlığı
H. Hüseyin Yalvaç / Hapishanelerden Ölüme Yol GiderBir Sabahattin Ali Yolculuğu
Zeki Büyüktanır / Bir Yazın Ustası Sabahattin Ali ile Kısa Bir Yolculuk
Erdal Atıcı / "Göklerde Kartal Gibiydim"
Mustafa Gazalcı / "Başım Dağ, Saçlarım Kardır..."
Sabri Kuşkonmaz / Sabahattin Ali'nin Şiir Macerası
Alper Akçam / Kuyucaklı Yusuf'a Karnavalcı Bir Bakış
Vecihi Timuroğlu / Köylülük: Gönüllü Kulluk
Abdullah Gürgün / "Ermeni Soykırımı" Emperyalizmin Uluslararası Bir Yalanıdır!
Azime Korkmazgil / Seksen Yaşındaki Delikanlı(Bir Şiirinden Hasan Hüseyin'e Bakış)
Müslüm Üzülmez / Ahmed Arif 80 Yaşında...
Coşkun Ongun / "Orta Halli" Yüce Şair Behçet Necatigil
Öztürk Tatar / Erzincan'dan Edremit'e Bir Çiçek Öpüyor Beni
Cemşid Bender / Zağros'un Antik Efsaneleri
Hülya Atakan / Fırat Kıyılarında Bir Roma Kenti: Zeugma
Halit Payza / "Hiçbir Aşk Hiçbir Ölüm" Üzerine Hiçbir Şey Yada Her Şey

Deneme / Anlatı:
Bertan Onaran 33
Ruşen Hakkı 35
Bülent Tekin 60

Öyküler:
Taki Akkuş 26
Hüsnan Şeker 37
Hamdullah Köseoğlu 49
Şermin Metin 58
Özlem Yıldız 66

Şiirler:
Muhsin Salman 7
Abdullah Rıza Ergüven 12
Funda Dane 19
Taner Cindoruk 21
Nurten Turhan Yüksel 27
Atila Er 27
Faika Sarp 36
Oya Mercan 43
Engin Hamamcı 46
Nuri Dağdelen 50
Seraceddin 52
Abdurrahman Koç 54
Sevim Yazar 57
Duygu Tutulmaz 59
Hülya Tozlu 60
Veysel Boğatepe 71
Fazıl Hüsnü Dağlarca 84 (Arka kapak)

Kitap:
Mutahhar Aksarı 68
Muhsin Salman 69
Selçuk Oğuz 70
Kapak Arkası 72

Haber/ Etkinlik: 78

TÜRKİYE’DE BİR İLK: KONUŞAN DERGİ

Sanat ve Hayat 2006’ya, görme engelliler için hazırladığı “Konuşan Dergi”projesiyle girdi. Türkiye’de ilk kez görme engelliler için hazırlanan ilk ve tek sanat dergisi, (MP3) CD formatında tasarlanmış. 240 dakikalık Konuşan Dergi, ilk sayısında Haluk Gerger’den İsmail Beşikçi’ye, Kutsiye Bozoklar’dan Feyza Hepçilingirler’e, Afşar Timuçin’den Hacı Orman’a kadar, dünden bugüne Sanat ve Hayat’ta yayımlanmış yazılardan, röportajlardan, makalelerden, şiirlerden ve öykülerden oluşan özel bir seçkiyi kapsıyor. Stüdyo koşullarında ve tamamı müzik eşliğinde seslendirilen Konuşan Dergi, 21 Ocak’ta gerçekleştirilen bir galayla tanıtılmıştı. Galada konuşan görme engelli sanatçılar Beyhan Aksoy, Muammer Ketencioğlu, Selim-Kerim Altınok, Konuşan Dergi’yi heyecanla karşıladıklarını söylemişlerdi. Abonelik sistemiyle dağıtıma sunulan derginin yıllık abonelik ücreti 35 YTL olarak belirlenmiş.


Konuşan Dergi

İçindekiler

Kutsiye Bozoklar / Beni Kimse Duymuyor mu?
Haluk Gerger / Aydın Sorunu
Varlık Özmenek / Türk Medyasında Resmi İdeoloji
İsmail Beşikçi / Resmi İdeoloji ve Aleviler
Ragıp Zarakolu / Büyük Öğretmen Naum Faik
Alaeddin Şenel / Ortadoğu Mitolojisi
Adso C. Nestor / Entelektüel Terörün Es-tetiği
Vedat Türkali / Türkiye’de Edebiyatın Bugünü
Hacı Orman / İki Yüzlü Bir Madalyon
Adnan Yücel / Sıcaklığın Senin
Şafak Tamer / Ayaklandı Gül Bahçeleri
Özden Özen / Sülfür-Süryani-Mürekkep
Cevahir Korkmazgil / İnsanın Vatanı Kalbidir
Demir Demircioğlu / Gülümse Ölümlere
Yusuf Ferhat / Göçük
Suzan Samancı / Ölüm Islık Çalıyordu
Feyza Hepçilingirler / Lisa’nın Bebeği

Düzenleme : Levent Canen / Mutlu Kızılgedik
Seslendirenler: Nurten Baydemir, Muharrem Demircioğlu, Yeşim Sönmez, Hacı Orman, Meltem Koç, Gökçen Arabul, Işıl Altınmakas, Erdem Çalışkan, Özden Özen

tıkla: BEKSAV

Tavır yaşamını sürdürüyor

Daha çok tiyatro sanatıyla ilgili biri olduğumdan, öncelikle bu konudaki yazılarını okuduğum Tavır'ın, Nisan / 2007 sayısındaki tiyatro yazısı kapitalist ögeler taşısa da, yine okunmayı hak ediyor...

Tavır'ın bu sayısındakiler:

tıkla: tavır