27 Mayıs 2009 Çarşamba

Demirkanlı'nın kankası Ertuğrul Timur İFTİRA atmayı sevmiş...


27 Mayıs 2009 Çarşamba

Bir kampanyanın ardından...

Küfürbazlara, iftiracılara karşı tiyatro yayıncılarının başlattığı protesto kampanyası 12 tiyatro yayını, 9 tiyatro derneği 42 tiyatro topluluğu ve 1100 bireysel imzanın katılımı ile sonlandırıldı. ( http://www.temiztiyatro.net/ )Kampanyaya başlarken bitiriş tarihi olarak 20 Mayıs'ı öngörmüştük, imzaların tasnifi ve kontrolü ile kısa bir gecikmeyle bitirmiş olduk.

Bu kampanya amacına ulaşmıştır. Amaç tiyatro dünyasında bitip tükenmez tartışmalar, polemikler sürse de, tiyatro dünyasının pek çok konuda kendi içinde ayrılıkları olsa da ve ideoloji, din, dil hiç bir farklı inanç, ideoloji, görüşün asla onaylamayacağı ortak insani değerlerde tiyatrocuların da ortak bir ses verebildiğini göstermekti.

Neydi bu?

Küfür ve iftiraya karşıtlık.

Tiyatro dünyası bir iki küçük istisna dışında küfüre, hakarete, insanlık dışı hoyratça saldırıya ve iftiraya ortak tepki gösterebilmiştir. Coşkun Büktel ve Hilmi Bulunmaz'a tek ses olarak dur ve düşün demiştir.



COŞKUN BÜKTEL

Elbette ki bu topyekun tepki karşısında o kişiler de refleks bir savunmaya geçecekti. Örneğin Coşkun Büktel daha bu kampanyanın başladığı anda kampanyaya katılarak demokratik tepki gösterme hakkını kullananları "orostopolluk"la suçladığını unutarak ben sadece bir tek kişiye küfür ettim diye savunmaya geçecekti. Oysa küfür oranı Hilmi Bulunmaz'a oranla daha az olsa da Hilmi Bulunmaz'a kayıtsız şartsız desteği ile onun tüm küfürlerine ortak olmaktaydı. Kaldı ki küfür bir yana başkalarını sansürcülükle suçlamaya kalkan Coşkun Büktel'in sansürleri, hakaretleri, iftiraları, dezenformasyonları da ayyuka çıkmıştı ve kamuoyu da bunun farkındaydı.

Coşkun Büktel on yılı bulan Theope kavgasında zaten taraftar bulamayarak gerekli cevabı almış ama yılmadan Theope üzerinden saldırılarını sürdürmüştü. Kamuoyu onu “sessiz kalarak onaylamama” konumundan çıkıp bu kez imzalarıyla sesli bir tepki göstermişti. Coşkun Büktel'e “Gerekçen her ne olursa olsun yanlış yoldasın, yanlış tutumdasın” denildi. Theope'den hatta Coşkun Büktel'den övgüyle söz eden isimler dahi ona haddini bil, seviyeli ol demiş oldu. Bir anlamda onu yazar olarak onaylayanların yanıtı "Evet yazar olmuşsun bir de adam olmayı dene" şeklinde olmuştur.

Coşkun Büktel kampanya boyunca imza atanların konu hakkında yeterince bilgili olmadıkları, gerekli linkler verilmediğinden kendi yazdıklarını okumadıklarını, imza atanların tek taraflı bilgilendirildiği gibi savunmalarını dile getirdi. Oysa ki internet ortamında imza toplanıyor ve insanlar elbette merak ettiklerinde bir kaç tıklama ile bu kişilerle ilgili bilgilere ulaşabilecektir. Kaldı ki bu imza atanların büyük çoğunluğu tiyatro dünyasındandır ve Coşkun Büktel'in on yıldır kopardığı fırtına sayesinde neyin ne olduğunu gayet iyi bilmektedir. Zaten imzayla yetinmeyip görüş yazanlar da bunu gayet güzel özetlemiştir. Konu hakkında en bilgisiz olanların mesajı “Bize bu kişilerin küfürbaz, saldırgan, despot, sansürcü, dezenformasyoncu olduklarını öğrenmek yeter, isterse dünyanın en iyi yazarı ve isterse haklı olsun ama bu haklılık ona küfür etme, hakaret etme ve medenice gidip hakkını aramak yerine despotça saldırma hakkını vermez” demek olmuştur.

Kaldı ki biz bu kampanyayı sokakta masa kurarak da yapabilirdik ve tiyatro dünyasına küfür eden, hakaret eden bu iki kişiyi kınıyoruz mesajıyla sokakta da imza toplayabilirdik, o zaman Coşkun Büktel “olmaz benim yazılarıma link verin”, itirazını nasıl dile getirecekti acaba? Elbette ki bu ille de link isteği onun reklam sevdasından ve yüzlerce kişi tarafından kınanan kişinin savunma mekanizması, ardına sığındığı bir küçük sipercikti o kadar.



HİLMİ BULUNMAZ

Hilmi Bulunmaz için yazılacak ve söylenecek fazla bir şey yok. O küfürbazdır, küfürü delikanlılık, hakareti harbilik sayar. Belki yanındaki bir iki kişi dizginlemese şimdi de çıkar ve "Evet küfür eden bendim işte şimdi gene ediyorum" deyip sunturlu bir küfür savurabilir. Hilmi Bulunmaz sosyalist olduğunu savlamaktadır. Gençliğinin bir döneminde o kuşağın neredeyse tüm gençlerinin (hatta burjuva olanların dahi) bulaştığı kadar sola da bulaşmıştır. Ama yaşam onu toplumsal konumunda işçilikten işadamlığına, kapitalistliğe çıkardığı gibi hizmet ettiği alan da sosyalizmden işbirlikçiliğe doğru evrilmiştir. Ticari yaşamı ona güzel bir yaşam, pek övündüğü Napoli tatilleri sunsa da manevi tatminsizliğini tiyatroculuk, yayıncılık oynayarak giderme sevdalısıdır.

Aslında bunu takdir bile edebilirdik. Ticaretin, kuyumculuğun, işadamlığının ağır yüküne rağmen sanattan kopmama çabasında bir adamı herkes ancak takdir edebilirdi. Ama ne yazık ki onun bu sanat sevdası üretmekten ve kendini sanat alanında, yayıncılık alanında göstermekten çok üretenlere saldıran konumuna getirmiştir. Hilmi Bulunmaz'ın elle tutulur yanı yoktur. Çifte standartçılığını defalarca gördük, açıklama gereği bile duymadı. Kimi dizi yazarını lanetlerken, kimini bağrına basması, verilen reklamlara köpürürken bu reklamların yaratıcılarını bağrına basması, sosyalist popülist başlıklarla ruhunu rahatlatırken, gerici girişimlere boynu bükük sessizliği, sosyalizmi hatıralarından bugüne taşımaya çabalarken gericilerle eylem kırıcı davranışları onun toplumsal konumda da, kendi iç dünyasında da ikilemlerini çok güzel sergilemektedir.

Yeterince para kazanıp beslenme, gıda gibi fizyolojik ihtiyaçlarını giderdikten sonra yurtdışında tatili de düşünebilecek kadar burjuvadır ama bu tatiline ille de kılıf bulma ihtiyacı duyacak kadar sosyalisttir. Ve bunun sonucu da Napoli tatili Gorki'nin ayak bastığı toprakları tavaf etmek olarak savunma bulacaktır. Oysa sosyalizm ne bir dindir ne kutsal kişileri vardır, ne de kutsal kişilerin bir dönem yaşadığı topraklara hac gezisi düzenlenip tavaf edilmesi vardır. Gorki’yi Gorki yapan düşünceleri ve eserleridir onun da size mesafesi bir kitapçı dükkanı kadardır. Sosyalistlerin yaşadığı yerlere hac gezileri yapmanız gerekmez. Kaldı ki bu turistik gezilerini yanında çalıştırdığı yaklaşık yüz kişinin artı değerlerini sahiplenerek yapabildiğini ise hatırlamak bile istemez, çünkü o sosyalisttir!

Ama onun bu kılıfa uydurma çabası iki uçta dünyayı birden yaşamak isteyen Hilmi Bulunmaz'ın bu iki arada bir derede kendini ve yaptıklarını bir yere oturtma kaygısıdır elbette. Fakat elbette ki bu iki uçta birden olmak Hilmi Bulunmaz'ı bundan sonra da sürekli ikiyüzlü yapmaya devam edecek, bir yandan devlet yardımı alıp diğer yandan alanlara sövecek, bir yandan dizi yazarını dost edinecek diğer yandan dizi oyuncularına sövecek, bir yandan Akbank reklamı yayınlayana kızacak ama reklamın yaratıcı ekibine, bu reklamlar için beynini kiralamışlara sarılacak.

Hilmi Bulunmaz acınacak bir durumdadır. Bu aşamadan sonra ne grev gömleği giyebilir ne eline pankartı alıp eyleme çıkabilir ama öte yandan küçük işadamı konumu da tatminine yetmemektedir, kuyumcu dünyası dergisi çıkarmak onun yayıncılık egolarını tatmin etmemiştir, etmeyecektir. Onun bundan sonraki iki kimliği yine tezgah arkasında pırlanta satan, müşteri yokken de oturup yayıncılık yapıp ruhunu rahatlatmaya çalışan olarak sürecek ve bu sınıfsızlık, konumsuzluk ait olamamazlık onu belli ki yine "diğerlerine" saldırmaya götürecektir. Tez zamanda şifa dileriz. Mutlaka bir çaresi olmalı.

BURAK CANEY
Bu kampanyaya da zorla bulaştırılmaya çalışılmış olan Burak Caney, yine Hilmi Bulunmaz ve Coşkun Büktel'in sığındıkları pelerin oldu. Daha önce de yazdığım gibi Burak Caney en ağır sözleri bunlara etmiş olsa da bugün sığındıkları liman olmuştur. Bu da biraz daha Burak Caney'in imalatında acaba gerçekten mi onların yaratıcılığı vardı kuşkusunu biraz daha güçlendiriyor tabi. Bu yönde iddialar geldiğinde esasen ben çok fazla ihtimal vermiyordum. Nasıl bir insan bir canavar yaratıp kendine hatta aile üyelerine dek saldırtabilir ki diye. Ama şu an savunmalarında Burak Caney’i o denli açık kullandılar ki sanki tam da bu amaçla yaratılmış olduğu daha da netleşti ve bu şüpheye nihayet benim bile düşmeme neden oldular.
Kaldı ki bir kaç gün önce Hilmi Bulunmaz sadece kampanyaya katılmayan ortadan ve arabulucu niyetiyle yazı kaleme alan Türkiye Tiyatrolar Birliğine övgü dolu satırlar kaleme aldı. Hilmi Bulunmaz'ın övdüğü satırlar kime? Türkiye Tiyatrolar Birliği'ne... Türkiye Tiyatrolar Birliği geçen yıl kime ödül verdi? Burak Caney'e. Tiyatro dünyası gariplerin koalisyonuna gebe, hadi hayırlısı. Yakında Hilmi Bulunmaz'ın yayınlarında Burak Caney'i köşe yazarı ya da Coşkun Büktel’in dizisinde oyuncu olarak görürsek gerçekten şaşırmayacağız.
FERİDUN ÇETİNKAYA
Zurnanın son deliği konumundaki arkadaşımız pek bir alınmış. Ama alınacak ne var ki? Bizim vergilerimizle okudu mu? Evet okudu. Dramaturgi yazarlığı okudu mu? Evet… Ve sonra gidip reklamcı oldu mu? Evet. Reklamcısın sen! Dememizi hakaret telakki ediyorsa neden reklamcılık yapıyor? Yok eğer reklamcılığı da halka hizmet sayıyorsa neden alınıyor? Ortalama 6 ayda bir yazı yazıyor mu? Evet… Eh yani altı ayda bir yazmaktan hicap duyuyorsa neden vergisiyle okuduğu halkına hizmet için daha fazla mesai ayırmıyor? Neden onu bunu “temiz tiyatro” kampanyasından caydırma çabası yerine oturup yazı yazmıyor? Her iki yazısından birinde Büktel’e övgü var mı? Evet. Eh o halde Büktel’i övmekten mi muzdarip yoksa Büktel’i övdüğünün söylenmesinden mi? Hangisinden muzdaripse diğerini yapmayıversin o kadar.
ERBİL GÖKTAŞ
Kampanyamıza başlayacağımız günlerde aramızda bazı değerlendirmeler yaparken kampanyayı Tiyatro Yayıncılarının açması, derneklerin destek olması düşünüldü. Yayıncılardan söz edilince de elbette her ne kadar Hilmi Bulunmaz ile ticari ve manevi yakın ilişkilerde olsa da bir yayıncı da olan Erbil Göktaş'a da çağrı yapılmasının etik olarak doğru olacağını düşündük. Madem ki tüm tiyatro yayıncıları birlikte davranalım deniliyordu o halde kabul eder ya da etmez ona da çağrı yapılması doğru olacaktır düşüncesi ile çağrıda bulunulmuştu. Fakat Erbil Göktaş nedendir bilinmez bunu kendisine yönelik bir tehdit gibi gösterdi. Neden aynı çağrı metni giden bir Kavuklu Dergisi ya da bir tiyatro dünyası, bir Sahne Dergisi bunu kendisine yönelik bir tehdit olarak almazken, Erbil Göktaş böyle algıladı? Bunu da düşünmek gerek elbette. Demek ki ticari ve manevi yakınlık zihinsel birlikteliği, bütünleşmeleri de getirmiş olsa gerek. . (Biz ne kadar saf ve iyi niyetliyiz ki şu anda dahi kurulmakta olan Tiyatro Yayıncıları Birliğine de katılmaya davet etmeyi de tartıştık ama bunu da yeni bir saldırı sayabileceği endişesi ile vazgeçmek zorunda kaldık.)
Erbil Göktaş'ın tam kampanya öncesi tiyatro yayıncılarının sitesini sabote etmekle suçlaması konusuna yeniden girmeye dahi gerek yok, yeterince komikti ve inandırıcılıktan uzaktı. Coşkun Büktel ve Göktaş'ın yakınındaki isimler dahi hiç inandırıcı bulmadı. Erbil Göktaş konuyu adli makamlara intikal ettirdiğini söylüyor. Bu adliye kılıçlarının (Kılıç kelimesi mecazidir, Ördek Paşalar şimdide bize kılıç çektiler, bizi kesecekler demesin.) çekilmesi enteresan günlere işaret. Erbil Göktaş'ın yargı aşamasında karşılaşabileceği sürprizleri yargı aşamasına bırakalım ve onunla ilgili daha fazla değerlendirmeye girmeyelim.
BİR ADSIZ HOCA!
Bu kampanyamız boyunca bunlardan başka bir de "hoca" vardı. Elbette ki bu hocanın da bir adı ve soyadı var fakat kendisi Coşkun Büktel'in deyimi ile adını ve adımızı vermeyerek Büktel’in tanımındaki (“İnsanları ismimi ve isimlerini vermeden suçlayacak kadar alçak değilim") sıfatı seçtiği için, aklı sıra bu basit kurnazlıkla hem cevap hakkından, hem de adli anlamda suç delili bırakmamak açısından isim kullanmama uyanıklığını(!) gösterecek kadar zekaya sahipmiş. Belki kendisinin savunması ben "sazan mıyım ad vereyim" şeklinde olabilir. Ama ona bu durumda söylenebilecek şey Coşkun Büktel'in anlatımı ile “alçak” benim değerlendirmemle sinsi olacağına dürüst bir sazan olsa, geldiği yere daha çok yakışabilirdi.
Efendim isim vermeyeni isim vermeden yazalım biz de. Meğer ne çok sevmeyeni varmış... Onunla karşı karşıya geldiğimizi düşünen çevrelerden peş peşe şikayetler yağmaya başladı. Adeta ihbar hattına döndü. Eğer bu hoca(!) isim vermeden hakaret etme ve ithamda bulunma geleneğinin başlangıcını yapmış olmasa biz de kendi gözümüzle tanık olmadığımız bu durumları yazmazdık elbette. Ama mademki isim vermiyoruz ve bu bir hoca(!) olarak herhangi biri, hatta hayali biri bile olabileceğine göre kendisinden nasıl söz ediliyor biraz tanımakta ve tanıtmakta yarar var.
Efendim yayıncılık da yapan bu hoca öğrencilerine sürekli dergisini satma çabasıyla gündemi kaplıyor. Bunu birçok kişiden duyduk. Bir öğrencinin isyan yüklü babasının bize mail atıp, bu hocayı şikayet edeceğini ama çocuğuna zarar verilebileceği için çekindiğini belirtip, şikayet etme işini bizden istemesi durumun ne kadar vahim olduğunu gösterdi, ama o babaya kendi sorunlarını kendilerinin sahip çıkmasını önerdik sadece. Artık alay konusu olan dergisini satma girişimi sadece kendi öğrencileriyle de sınırlı kalmayıp, sınava giren öğrencilere dahi "Bakın içeride jüri bu dergideki yazılardan da soru soracak" gibi telkinlerle de sınav derdindeki, stresindeki öğrencilere de dergisini (kelimenin tam anlamıyla) kakalıyormuş! Bin adet baskının nasıl tüketildiğini anlamaya yeter sanırım. Bu kanunen de suç olsa gerek. İçeride bu dergiden soru sorulacak denilip de kendi ticari yayınını öğrencilere satan devlet memuru(!) ile ilgili bir iki şahitle gündeme getirmek ve suç duyurusunda bulunmak mümkün elbette. Gerektiğinde gerekli düzeylerde gerekli girişimlerde bulunma hakkımız saklıdır.
Yayıncı hocamızın kabahatleri bununla da bitmiyor. Son günlerde yaşanan polemikler öğrencileri tarafından sınıfta gündeme getirilince pişkin pişkin "Olsun olsun derginin satışa ihtiyacı var" tarzı söylemi ise bayağılıkta ne seviyeye geldiğinin göstergesi olsa gerek. Meğer bizim hoca(!) dergi satışı artsın diye polemikler, hackerlık hikayeleri vb uydurmuş!
Efendim dedik ya ihbar hattı pek çok kişiden ihbarlar aldı. Normalde ispatlanmadıkça kullanmayacağımız bu ihbarları bu yayıncı hoca isim vermeden yazma geleneği başlatarak yazabilmemize vesile oldu sağ olsun.
Madem isim yok biz de gelen ihbarlara devam edelim. Geçen yıl kendi öğrencilerinin organizasyonunda oyunu atletle izlemiş (neyse ki pantolonunu çıkarmamış donla değil) ve ayrıca oyun boyunca da uyumuş! Bununla ilgili bir soruşturmadan da söz ediliyor ama bilemiyoruz bir hayli enteresan bir soruşturma olsa gerek.
Efendim bu hoca ve eşinin neredeyse hiç derse girmediği de bir başka şikayet konusu. Ne diyelim verdiğimiz vergilerle kendisine ödenen maaşlar haram zıkkım olsun boğazına dizilsin! Sen hem hoca unvanını kendine yakıştır hem derslere girme hem de simitçi gibi kapıda dergi sat insanda biraz utanma sıkılma olur. Zaten tiyatro dünyasının kendisine olan şahane duygularından olsa gerek bölümüne hoca bulmakta da bir hayli zorlandıkları ve çoğu derslerin boş geçtiği de dile getiriliyor. Buna karşılık yalnız şövalye masalıyla ve yine yalnız olan 2 dostuyla kendi adacıklarına gömülüyorlar. Anlayacağınız bu hoca(!) ile ilgili hem devlet katında hem de kişi vicdanlarında mahkum olmasına yetecek bir hayli durum var anlayacağınız. Bazı şeyleri zamana bırakmakta yarar var ama hoca sert bir kayaya çarptığının farkına vardığında iş işten geçmiş olacak.
VE SON!
Efendim kampanyamız bitti. Ama bitmesi, unutulması anlamına gelmeyecek tam tersine artık bundan sonra bir meleğe dönüşseler de bir zamanlar böyle anılmışlardı şeklinde de olsa yüzlerce kişi, dernek, yayın bu kişileri mahkum etti. Bu adli yargıdan da önemlidir ama gerektiğinde oranın yargı süreci de ayrı işleyecektir. Hiç kimsenin yaptıkları söyledikleri hakaretleri, iftiraları, sansürcülükleri, despotlukları yanına kalmaz, Hitler'in bile kalmadı yedi ceddine yetecek günahla gitti. Biz bundan böyle bu malum seviyesiz şahıslarla hiç bir şekilde muhatap olmama kararı aldık ve bu da son değerlendirme yazısıdır. Elbette ki bu malum şahıslar susmayacaktır, küfüre de hakarete de, kafa karıştırmaya dönük yalana dolana da devam edecektir. Buyursun etsinler. Kamuoyu onları ne kadar dikkate alacağını gayet iyi bildiğini gösterdi. Onlara siz yalancısınız, küfürbazsınız, iftiracısınız, despotsunuz, sansürcü ve dezenformasyoncusunuz dedi. Var mı bundan ötesi?

BİR SOLCU İÇİN AĞLAMAK - NEDİM SABAN

Dün akşam basın danışmanım, artık kültür ve sanat camiasıyla barışık görünmemin


hayırlı olacağını söylediği için, 2009 Metin Altıok Şiir ödülü Gecesi’ne katılmam uygun bulundu. Tören, Saat 19.00’da başlıyordu. Mahsus birkaç dakika geciktim. Kapıda kimse karşılamadı. Beni protokole oturtmadılar. Çok sinirlendim. Salonu terk etmeye hazırlanıyordum . Hatta bu etkinliğe ev sahipliği yapan İstanbul Teknik Üniversitesi Rektörü’nü aratıp, azarlayacaktım. Fakat protokol müdürüm böyle gecelerde cep telefonlarının kapalı tutulmasını tembih etmişti.Tutamadım kendimi. Korumamı çağırdım. “Aç şu cep telefonunu çocuğum, çalarsa seninki çalmış olur” dedim. Yetkilileri bulun bana!!!


Sahnede Yaşar Kemal’e takıldı gözüm. 1976 doğumlu Azad Ziya Eren adlı kürt kökenli şaire hayırlısıyla ödül takdim ediyor. Hıncal Uluç’un kulakları çınlasın, insan ödül törenine smokinle gelir değil mi? Bunlar Oscar’ları da mı seyretmiyor? Sinirden geberik durumdayım.


Bir de buradan karikatür bilmemnesine gidilecek, iyice asap bozulacak. Akşam da arkadaşlarla kebapçıda şalgam muhabbeti var!


Buyurun buradan yakın! Azad Ziya Eren, ödül alırken ne diyor biliyor musunuz: Kitapların yakıldığı bir ülkede yazarları da yakarlarmış! Sen 33 yaşında bu kadar mutsuzsan, hiç yaşama daha iyi. Bizim sabahtan akşama kadar uğraştıklarımızla uğraşsan, yandın demek ki! Sonra


Doğan Hızlan açıklıyor (ben yine anlamıyorum): bu çocuğa küçük mutlulukları değil, büyük mutsuzlukları yazdığı için ödül vermişlermiş!


Bir sigara yakasım var. Ama cep telefonuyla konuşulmayan yerde, sigara da içirmezler adama. Gel koruma , gel buraya. Yak şu sigarayı, sen içer gibi yap. Aslında sen yakacaksın , ama aslında ben yakacağım.


Demet Sağıroğlu’nun şarkıları, Selçuk Yöntem’in şiirleri ve tabi korumamın yaktığı ama aslında benim yaktığım sigarayla biraz kendime geldim Salonu terk etme konusunu tekrar düşünmeye başladım. İyi ki bu sinirle protokolde oturmuyorum, bu sefer protokoldekiler yanar. Kaldı ki, bu protokolde oturanların hiçbirini tanımıyorum. İnsan semtin muhtarını, İski müdürünü , itfaiye müdürünü filan da çağırır.


Çıkmak üzereyken, Metin Altıok’la göz göze geldik….
Tamam öldüğünü ben de biliyorum ama çok kötü bakıyordu gözlerimin içine.
Çok gençti.
Daha söyleyecek çok sözü vardı belli.
Çok fena oldum.
Soğuk ter bastı. Ateşlendim sanki. Korumam uyandı duruma. Hemen, korumak üzere yanıma yaklaştı ki:
“Çık dışarı” diye bağırdım. (tabi kimseyi rahatsız etmeden)
“Efendim cep telefonunuz”….
“Efendim sigaranız”, “çakmağınız efem” ….
İstemiyorum!
En arkaya oturdum.
Gözlerimi ayıramadım o delikanlıdan.
Dinleyeceğim seni Metin , ama hep muhalifsin be kardeşim !
Biliyorum, aydın kişi kendisini bilgiyle donatmış kişi değil, muhalif kişiye denir demişsin zamanında ama hırsını benden çıkartma, seni ben yakmadım ki…. Ayrıca Sıvas katliamı diyerek bir kente bir katliamı maletmek yanlış değil mi, Sıvaslı aydınlara ayıp! Kaldı ki, o gün Erdal İnönü, Aziz Nesin’e yaşamınız benim teminatım altındadır demişti filan derken, susmaya karar verdim.
Zaten sabahtan akşama konuşuyordum bu kez sustum, bir şiir daha dinledim.
Sonra bir şiir daha…
“Bir yarım umuttur elimizde kalan, ğöğüslemek için karanlık yarınları”
Hayatımda ilk kez mi şiir dinliyorum? Yoksa ilk kez mi bir aydınla göz göze geliyorum?
Ya da yakılan bir kişinin ağıtını mı ilk kez dinliyorum bilmem ki, çok fena oldum! Ağlamalıydım. Ama korumam görmesin, hanım duymasın.
Bir solcu için ağlayayım bugün. Aman bizimkiler duymasın.
Cep telefonuma her gün yüzlerce tayin recası gelir. Doğudan kaçmak isteyen öğretmenler, doktorlar, hemşireler. Gereğini yaparım. Metin Altıok, Bingöl’de felsefe öğretmenliği yapmış 1979’da! Ama nasıl olur, basın danışmanım sanatçıların halktan uzak yaşadığını anlatmıştı bana.
Bak, ödül alan Diyarbakırlı Azad Ziya da köyde öğretmenlik yapmış ! Belli ki orada yıkamışlar kafasını… Ne zaman nerede kitap yakılmış, ha mutlaka yakanlar olmuştur ama, ısınma ihtiyacını gidermek içindir, mutlaka öyledir….
Ben bir solcu için ağladım bugün. Kendimden utanmalı mıyım?
Ağlamayı öğrendiysem, hatırlamayı da öğrendim demektir! Hatırlamak, unutmamak demek değil mi aynı zamanda? Sıvas’ı unutmadım demek çok mu ayıp olur? Nefretten sıyrılmak, insan ruhunu kemiren şüpheden, ayrımcılıktan kurtulmak için önce hatırlamayı bilmek, taşları yerli yerine oturtmak, şu siz, biz, onlar telaşından sıyrılmak gerek…
Sevgili Metin öğretmen, Sevgili Azad öğretmen ve hergün cep telefonuma tayin için mesaj bırakan onlarca hıyar, “hiçbirşey eyleme geçen cehalet kadar kötü olamaz”!
Yok ben karikatürcülere filan gitmeyeceğim bu akşam. Ağlamayı yeni öğrendim, gülmeyi öğrenmek için de bu kadar acı çekmek gerekiyorsa , göze alamam bu kadar acıyı!
Yok kebapçıya da gitmeyeceğim. Kimbilir, bazen kebapçı, bazen mezbaha sandığımız o yerlerin arkasında ne kadar çok katledilen insan öyküsü vardır! Belki de müze olmayı hak ediyor alışveriş merkezi, otel sandığımız yerler.
Gel Bijar, önce ödül alan babanla tanıştır beni. Bir şiir okusun baban bana. Sonra Bijar, izin verirse sevgili baban, beni, köyüne götür. Öykünü babanın şiirinden dinlersem anlayamam belki, bir de insanlarının gözlerinin içinden yaşayayım!
Yok Bijar kim olduğumu sorma. Ben de bu gece öğrendim çünkü!


Nedim Saban


27 Mayıs 2009

Festival favorileri Documentarist'te

Bu yıl ikinci kez düzenlenen DOCUMENTARIST-İstanbul Belgesel Günleri’nin programı Venedik, Berlin, Cannes gibi en büyükler başta olmak üzere dünya festivallerinde ses getirmiş pek çok film içeriyor.
2-7 Haziran 2009’da beş ayrı mekanda gerçekleşecek olan DOCUMENTARIST’in uluslararası programı, dünya festivallerinin gözde filmlerini bir araya getiriyor. Geçen yıl Cannes'da Yönetmenlerin Onbeş Günü bölümünde gösterilen "Kör Aşklar" (Blind Loves) körlerin aşk yaşamını, Venedik 2008'e seçilen Meksika yapımı "Mirasçılar" (Los herederos) kırsal kesimde yaşam mücadelesi veren çocuk işçileri, ilk gösterimi Berlinale'de yapılmış olan "Yola Çıkmış Biri: Wim Wenders’in Erken Dönemi" (One Who Set Forth: Wim Wenders' Early Years) ise ünlü yönetmeni, hayatına girmiş insanların ve kendisinin gözünden yansıtıyor.
Avrupa'nın en önemli belgesel festivali IDFA'nın hem bu yılki hem de geçen yılki yarışma birincileri de DOCUMENTARIST programında: Pek çok başka ödülün de sahibi olan "Burma VJ - Kapalı Bir Ülkeden Haberler" Burma'da kanlı biçimde bastırılan rahip isyanının el kameralarıyla belgelenişini; "Mahsur” (Stranded) ise 1972’de And dağlarına düşen uçaktan sağ kurtulan bir grup Perulunun hayatta kalma mücadelesini konu alıyor.
Kısa bir süre önce Toronto'da HotDocs festivalinde büyük övgüler alan "Cenin'in Kalbi" de (The Heart of Jenin) programın ağır topları arasında. Gösterildiği hemen her festivalde iz bırakan film, bir İsrail askeri tarafından vurulan oğlunun organlarını İsrailli çocuklara bağışlayan Filistinli bir babanın dokunaklı hikayesini anlatıyor. Geçen yıl Karlovy Vary Film Festivali'nde En İyi Kısa Belgesel ödülü kazanan "Kayıp Dünya", bugüne kadar yirmiden fazla ödül toplayan Romanya yapımı "Çiçek Köprüsü" (The Flower Bridge), Hollanda'da En İyi Ulusal Film seçilen "Kanlı Pazartesiler ve Çilekli Turta" (Bloody Mondays & Stawberry Pies), ülkesinde pek çok ödül kazanan Danimarka yapımı "69", bu yılki DOCUMENTARIST'in öne çıkan filmlerinden sadece bir kaçı.
Cannes’dan gelen tren!
Programın sürprizlerinden biri de, Cannes’dan sıcağı sıcağına gelecek olan bir film: İlk uluslararası gösterimi bu hafta Cannes Film Festivali'nde yapılan ve 18 genç sinemacının Trans-Sibirya treniyle yaptığı uzun bir yolcuğun ürünü olan "Cinetrain" adlı belgesel serisi, Cannes'dan hemen sonra İstanbul seyircisiyle buluşuyor. "Cinetrain", Avrupa sınırlarının 'nerede bittiğini' bulmaya çalışan farklı ülkelerden altı ekibin, Moskova'dan Vladivostok'a kadar yaptıkları 9 bin km'lik yolculuk boyunca gerçekleştirdiği 6 kısa belgeselden oluşuyor... DOCUMENTARIST kapsamında yapılacak gala, NISI MASA Türkiye'nin katkılarıyla gerçekleştiriliyor.
Film gösterimleri Pera Müzesi Sinema Salonu, Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi, Fransız Kültür Merkezi, Goethe-Institut Istanbul, Hollanda Konsolosluğu Union Church, yapılacak olan DOCUMENTARIST bu seneki programında, “sinema dersi” başta olmak üzere pek çok yan etkinliğe yer veriyor. Biletler etkinlik öncesinde my-bilet’ten temin edilebilir. Ayrıca, etkinlik sırasında kültür merkezlerindeki salon girişlerinde de bilet satışı yapılacaktır.

”DOCUMENTARIST – İstanbul Belgesel Günleri” Kapsamında Gösterilecek Alman Filmleri:

Goethe-Institut
Yeni Çarşı Cad. 32
Beyoğlu – İstanbul

Almanca, Türkçe altyazılı
03.06.2009, 18.00
Terzi İşi Hayaller
(Maßgeschneiderte Träume / Talior-Made Dreams)
2006, 76’
Marco Wilms / Almanya
Hintli bir terzi Avrupa’ya iş gezisine çıkar… Bu alabildiğine eksantrik karakter, buradaki müşterilerinden sipariş almaya çalışırken, aynı zamanda gizli bir emelin de peşinden gider: Avrupa’da bir Bollywood yıldızı olmak! Müzikal havasında gelişen, son derece absürd bir hikaye anlatan sıradışı bir belgesel…
03.06.2009, 20.00
Çiçek Köprüsü
(Die Blumenbrücke / Flower Bridge)
2008, 87’
Thomas Ciulei / Almanya, Romanya
Moldavya Cumhuriyeti’nde üç çocuğunu tek başına büyütmeye çalışan bir babanın ve çocuklarının hikayesi. Anne, 3.5 yıl önce İtalya’ya çalışmaya gitmiş ve o günden beridir ailesini görememektedir. Moldavya nüfusunun yaklaşık yarısının içinde bulunduğu durumu gözönüne seren, anlatımında kimi zaman kurmaca öğeler de içeren alabildiğine dokunaklı bir film.
Geçen yıldan beri sayısız festival dolaşan “Çiçek Köprüsü” bugüne kadar 20’ye yakın ödül topladı.
04.06.2009, 18.00
Yola Çıkmış Biri: Wim Wenders’in Erken Dönemi
(Von Einem der auszog: Wim Wenders’ frühe Jahre / One Who Set Forth: Wim Wenders' Early Years)2007, 96’
Marcel Wehn / Almanya
Wim Wenders’in erken dönemi hakkında bilmek istediğiniz her şey… Avrupa sinemasının tarihine damgasını vurmuş olan “Alice Kentlerde”, “Yanlış Hareket”, “Yolların Kralı” gibi yapıtlarıyla Wenders, Yeni Alman Sinemasının da önünü açmıştı.
Filmlerine ve hayatına ortak olmuş, bu yolculuğu paylaşmış olan Bruno Ganz, Peter Handke, Donata Wenders gibi isimlerin tanıklıkları kadar, belgeselde yönetmenin kendi filmlerine, sinemaya ve dünyaya bakışını da ilk ağızdan dinleme şansını buluyoruz.
06.06.2009, 18.00
Bir Pazar Günü
(Menschen am Sonntag / People on Sunday)1929, 74’
Robert Siodmak / Almanya
Kadrosunda, sonradan sinema tarihine birer usta yönetmen olarak adını yazdıracak olan Billy Wilder ve Fred Zinnemann dahil pek çok tanıdık ismin yer aldığı Robert Siodmak'ın 1929/30 tarihli filmi, sessiz sinema döneminin unutulmaz yapıtları arasında yer alıyor. Orijinal kopyası uzun süredir kayıp olan film, bir kaç yıl önce British Film Enstitüsü'nün çabaları ile kayıp kısımları farklı kopyalardan birleştirilerek restore edildi. 1920'lerin Berlin'inde yaşayan bir grup insanın bir pazar gününü nasıl geçirdiklerini anlatan, kurgu ile belgesel anlayışın içiçe geçtiği bu muhteşem film, Türkiye'de seyirciyle ilk kez buluşacak.
06.06.2009, 20.00
Cenin’in Kalbi
(Das Herz von Jenin / The Heart of Jenin)2008, 89’
Leon Geller, Markus Vetter / Almanya
2005 Kasım’ında Cenin mülteci kampında yaşayan 2 yaşındaki Ahmed, oyuncak bir silahla oynarken İsrail askerleri tarafından vurulur. Babası, tüm acısını içine gömerek oğlunun organlarını İsrailli çocuklara bağışlamaya karar verir. İsrail toplumunun farklı katmanlarından dört insan, Ahmed’İn organları sayesinde yeniden yaşama döner. Bu son derece dokunaklı film babanın, oğlunun organlarıyla yaşamını sürdüren bu insanları ziyaret edişinin öyküsü… Aynı zamanda, şiddetle yatıp kalkan bir bölgede, barış umutlarını yitirmemiş insanların öyküsü.
Programın tümüne DOCUMENTARIST'in internet sayfası üzerinden ulaşabilirsiniz. www.documentarist.org

Ulrike Ottinger



Sergi ve Film Gösterimleri


Goethe-Institut Istanbul
Deutsche Kinemathek/Museum für Film und Fernsehen Berlinİstanbul Modern
Bahçeşehir Üniversitesiişbirliğiyle


Sergi02.06. – 18.06.2009
Açılış: 02.06.2009, 17.00Açılış saatleri: her gün, 09.00 - 17.30Bahçeşehir ÜniversitesiÇırağan CaddesiBeşiktaş
Film Gösterimleri04.06. – 11.06.2009İstanbul ModernMeclis-i Mebusan Cad.Liman İşletmeleri SahasıAntrepo No: 4Karaköy
Farklı bir sinema dilinin peşinde

Çok yönlü bir sanatçı olan Ulrike Ottinger, 70li yıllarda yükselişteki Genç Alman Sineması akımının feminist kanadının en önemli temsilcilerinden birisiydi. Feminist film teorisinin akademik dünyanın ötesinde, üretim sürecinde de gündeme geldiği dönemde sıradışı ve yenilikçi filmleriyle dikkat çekmişti.

Ottinger, "Madame X: Eine absolute Herrscherin" veya "Bir Alkoliğin Portresi" gibi ilk dönem filmlerinde sinemadaki kadın temsilleri ve feminist film teorisinin öncelikli meselesi olan "bakış" kavramının üzerine gitmiş, seyircinin alışkanlıklarını zorlayan, avant-garde işlere imza atmıştır. Yönetmenin bu filmleri aradan geçen 30 yıldan uzun süreye rağmen, hâlâ orijinalliklerini korumaktadırlar.

Sinema dışında fotoğraf, resim, tiyatro ve opera alanlarında da çalışan Ulrike Ottinger'in farklı sanat dallarına olan ilgisi, ortaya interdisipliner bir film dili çıkartmaktadır. Yönetmenin filmleri absürt teatral mizansenleri veya fotoğraf karelerini anımsatan resimsel görsellikleri kadar, belgesel ve kurmaca arasında gidip gelişleriyle de farklı bir izleme deneyimi sunarlar. Ottinger kimi kurmaca filmlerinde belgesel türünden ödünç alınan tekniklere başvurduğu gibi, pek çok uzun metraj belgesel film de yönetmiştir. Özellikle Uzak Doğu'da çektiği belgesel filmler filmografisinde büyük bir yer tutmaktadırlar. Bunlardan "Sürgün Şangay" ve "Moğolistanlı Jean D'Arc" yönetmenin en önemli filmleri arasında kabul edilmektedirler.


Fotoğraf ve sinema

2-18 Haziran tarihleri arasında, Bahçeşehir Üniversitesi'nin Beşiktaş kampüsünde gerçekleşecek olan Ulrike Ottinger fotoğraf sergisi, onun çok yönlü üretim sürecinin de bir belgesi. Sergiye eşlik edecek, yönetmenin filmlerinden yapılan bir seçkiyse, Ottinger'in iki farklı alandaki işlerinin paralelliğini ortaya koyacak. Ulrike Ottinger'in ilk dönem filmlerinden "Bir Alkoliğin Portresi" belgesel ve kurmaca arasında gidip gelen yapısıyla yönetmenin filmografisi içerisinde kilit bir yere sahip. Episodik bir anlatıma sahip olan "Ucube Orlando" ise yönetmenin tiyatro ve sinema arasında kurduğu iletişim nedeniyle ayrıca önemli. "Dorian Gray'in Magazin Basınındaki Portresi"yse Oscar Wilde'ın meşhur romanından yola çıkarak, 20. yüzyıl medyası ve cinsel politika üzerine şekillenen bir taşlama. Bu üç film yönetmenin sinema dilinin feminist teoriyle ilişkisini sergilemeleri açısından ayrıca önemliler.

80li yılların ikinci yarısından itibaren belgesel filmlere ağırlık veren Ulrike Ottinger'in bu dönemindense "Sürgün Şangay" ve "Moğolistanlı Jean D'Arc" retrospektif dahilinde seyirciyle buluşacaklar. Her iki film de uzun süreleriyle meditatif bir seyir deneyimine imkân tanıyor ve yönetmenin Uzak Doğu'ya yönelik ilgisini de imliyorlar. Yine seçkide yer alan 2007 yapımı "Prater" ise Viyana'nın aynı isimli meşhur eğlence parkından yola çıkarak, şehir ve zaman üzerine sinemasal bir deneyim. Film geçtiğimiz yıl Alman Sinema Yazarları Derneği'nce En İyi Belgesel ödülüne de layık görülmüştü.

Retrospektifte ilk gösterimi Şubat ayında Berlin Film Festivali'nde yapılan, Ulrike Ottinger'in en yeni filmi "Kore Çeyiz Sandığı" da yer almakta. Film yönetmenin tanımıyla "... her yerde oluşan mega kentler ve onların çelişkili ahalisi üzerine modern bir masal. Şimdiki zamana bir yolculuk".


Filmler:
Tüm filmler Almanca, Türkçe altyazılı gösterilecektir.
Müze ziyaretçilerine film gösterimleri ücretsizdir.

04.06.2009, 17.00Kore Çeyiz Sandığı2009, 82 dakika, renkliOyuncular: Kim KeumHwa, Boseong, Kim Minja, Ahn Baekseung, Yun Minkyung, Yoo Heejong, Lee Hyaekyung, Yang Gilseung, Lee Sun, Dr. Lee Daekyu
"2007 yılının sonbaharında Kore’den gelen bir maili açtığımda biraz sonra mucizelerle dolu bir kutuyu açacağımı ve kutunun içeriğinin bir film için ilham kaynağı olacağını bilmiyordum. „Kore Çeyiz Sandığı“ şimdi her yerde oluşan mega kentler ve onların çelişkili ahalisi üzerine modern bir masal. Şimdiki zamana bir yolculuk." (Ulrike Ottinger)
04.06.2009, 19.00Prater2007, 107’, renkliOyuncular: Peter Fitz, Veruschka von Lehndorff, Robert Kaldy-Karo, Barbara Prewein, Georg Albert, Evelyn Sulzbacher, Heinrich Holub
„Prater“, baştan çıkaran görüntüleriyle Viyana’nın sevilen eğlence parkını etkileyici bir sinema deneyimine dönüştürüyor. Prater’i Prater yapan ailelerin üyeleri, gösteri hayatını anlatıyorlar. Bugünün ve geçmişin Prater ziyaretçileriyle birlikte yerimizden kalkmadan yolculuklara çıkıyoruz: Viyana, kanallarıyla, Rialto köprüsüyle, Ducale sarayıyla bir küçük Venedik’e dönüşüyor. Bizi tüm bunların üzerine taşıyan Prater’deki dev dönme dolap, Viyana’nın çatılarına yukarıdan bakmamızı sağlıyor.
06.06.2009, 14.00Sürgün Şangay1997, 275’, renkliBelgesel
Savaş zamanı Alman, Avusturyalı ve Rus altı Yahudinin Şangay’da kesişen yollarını anlatan bu film, mülakatlar, belgeler, fotoğraflar ve Şangay’ın bugünkü görüntüleri eşliğinde sürgündeki yaşamların izini sürüyor. İnce bir mizahla zenginleşmiş bu büyüleyici film, Uzakdoğunun en müthiş kentlerinden Şangay’ın kaybolan eski Yahudi dünyasını hatırlatan eşsiz bir kültürel yolculuk…
07.06.2009, 14.00Moğolistanlı Jean D’Arc1989, 165 dakika, renkliOyuncular: Delphine Seyrig, Irm Hermann, Gillian Scalici, Inès Sastre, Re Huar Xu, Peter Kern, Nougzar Sharia, Christoph Eichhorn, Jacinta, Else Nabu
„Kente yaklaşıyorlar. Işıl ışıl parlayan, yaka şeklinde duman delikleri olan beyaz keçe çadırlarını 11’erden iki sıra halinde 22 öküzün çektiği arabalarına yüklemişler. Kent giderek daha yakından gözükmeye başlar. Bir atlı bu yürüyen şehirden ayrılır ve hızla kervana yaklaşır.“ (senaryodan alıntı)
09.06.2009, 14.00 ve 11.06.2009, 17.00Bir Alkoliğin Portresi1979, 107’, renkliOyuncular: Tabea Blumenschein, Christine Lutze, Magdalena Montezuma, Orpha Termin, Monika von Cube, Paul Glauer, Nina Hagen, Günter Meisner, Kurt Raab, Volker Spengler
„Sie“ (Tabea Blumenschein) adında zengin ve şık bir kadın Berlin’e taşınır. Amacı orada kendini tamamen alkolizme teslim etmektir. Orada başka bir kadınla, „Bahnhof Zoo’nun Alkoliği“ ile karşılaşır. Bu kadın toplumsal açıdan düşüşü temsil etmektedir, ama yine de hayata karşı „Sie“den daha pozitif bir duruşu vardır. „Sie“ çeşitli barlarda kendini içkiye verir, çeşitli kabuslar yaşar. Bu kabuslarda farklı meslekler icra etmektedir. „Kesin İstatistik“ veya „ Aklın Yolu“ gibi isimler taşıyan farklı kadın figürleri durumu yorumlarlar.
10.06.2009, 14.00Dorian Gray'in Magazin Basınındaki Portresi1984, 152 dakika, renkliOyuncular: Veruschka von Lehndorff, Delphine Seyrig, Tabea Blumenschein, Toyo Tanaka, Irm Hermann, Magdalena Montezuma, Luc Alexander, Hanno Jochimsen, Fritz Ewert, Joachim von Ulmann
Filmin başlığı filmin karmaşıklığına uygundur. Konu Dorian Gray ve büyük medya gruplarının sahip olduğu devasa olanaklardır.
11.06.2009, 17.00Bir Alkoliğin Portresi(Ayrıntılar için yukarıya bkz.)
11.06.2009, 14.00Ucube Orlando1981, 126 dakika, renkliOyuncular: Magdalena Montezuma, Delphine Seyrig, Albert Heins, Claudio Pantoja, Hiro Uchiyama, Galli Müller, Eddie Constantine, Else Nabu, Stefan Menche, Therese Zemp
Ulrike Ottinger’den beş bölümden oluşan küçük bir dünya tiyatrosu. Hata, yetersizlik, iktidar hırsı, korku, delilik, zulüm ve günlük yaşam gibi konuları kapsayan „dünya tarihi“, başlangıçtan bugüne “uçuk” insanların örneğinde anlatılmaktadır.

NAZIM GECESİ

Ölümünün
Kırk Altıncı Yılında
Nâzım Gecesi
Nâzım Hikmet, ölümünün kırk altıncı yılında Kadıköy Belediyesi Barış Manço Kültür Merkezi'nce hazırlanan etkinlikle Kadıköy’de anılıyor. Konuşmalar, şiir, şiir-gösterimi ve müzik dinletilerinin yer alacağı etkinliğe çeşitli dallardan sanatçılar katılıyor..
Geceye katılacak konuşmacılar:
Ahmed AHMEDOV, Müslim ÇELİK, Arif DAMAR,
Refik ERDURAN, Mustafa ÖNEŞ, Afşar TİMUÇİN
Gecenin şiir-gösteri bölümünde:
Zafer DİPER, şiir seslendirmesi yanı sıra, KASDAV Oyuncuları’nın katılımıyla Taranta Babu’ya Mektuplar adlı yapıttan kurguladığı bir bölümü yorumlayacak..
Cezmi ERSÖZ, şiir okuyacak...
Dinleti bölümünde:
Tiyatro Açıkça ve Muzaffer ÖZDEMİR, Nâzım Hikmet’in şiirlerinden bestelenmiş şarkılar sunacak…
Kadıköy Belediyesi Barış Manço Kültür Merkezi’nde gerçekleşecek etkinlik 03 Haziran 2009 çarşamba saat 20.00’de başlayacak…

GELECEĞİ GELENEKLE SÜSLEDİK SERGİSİ


ŞEKER SANATEVİ TEZHİP VE MİNYATÜR SERGİSİ
2001 SANAT GALERİSİ
2 HAZİRAN – 15 HAZİRAN 2009
Down Sendrom’lu çocukların katkılarıyla..
“GELECEĞİ GELENEKLE SÜSLEDİK”
adlı sergimizin açılış kokteylini onurlandırmanızı dileriz.
Açılış : 2 Haziran 2009 Salı
Saat : 18.00
Defile : 19.00 (Sel Agency)
Konser : 19.30 (ASİL)
Şeker Sanatevi; sanatçıların içinde bulundukları topluma ayna
tutmaları gerektiğine ve sanatın daima akıp giden hayatla
iç içe olması gerekliliğine inanır.Her sene birçok sergi düzen-
leyen Şeker Sanatevi bu sergilerin bazılarını "sosyal projeler"le
birleştirmektedir."Geleceği Gelenekle Süsledik" sergisinde de
insanlara güzellikler sunmanın yanı sıra Down Sendrom'lu
çocuklara dikkat çekmek istiyoruz.Down Sendrom bir hastalık
değil genetik bir farklılıktır.Bu çocukların zorunlu bir çalışma
programının yanı sıra sevgiye ihtiyaçları çok fazladır.
Görünenlerin ardındaki görünmeyene ulaşmak ve dünyayı biraz
daha güzelleştirmek gayesiyle hazırladığımız eserler eskinin
disiplini içerisinde aynı zamanda da yeniliğe açık olarak sizlerin
beğenisine sunulacaktır.
Sergi 2 Haziran - 15 Haziran 2009 tarihleri arasında Yeşilköy 2001
Sanat Galerisinde izlenebilir.
2001 Sanat Galerisi
Yeşilköy 2001 Collage
Kale Sk ,No: 13 Yeşilköy / İST.
Bize destek veren Yeşilköy 2001 Collage , İstanbulspor , Sırma ,
Roberto Bravo , BASAD , Neksav , Camera Museum , Sarıalioğlu
Akpet Akaryakıt'a teşekkür ederiz.